20001 BASIN BÜLTENLERİ PDF Yazdır E-posta

 

2002’ye Güven ve Umutla Girelim...
 
Türkiye bir geçiş sürecini yaşıyor.
2001 yılını noktaladığımız şu günlerde; siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda yaşanan zor dönem ve güvensizlik ortamı toplumsal moral sınırlarını zorluyor.
 
Fakat Biz; ülkemize inanıyoruz.
 
Ülkemizin varlıklarına, kaynaklarına, geçmişine ve insanlarına güveniyor; yaşananlara rağmen herkesin bu güveni paylaştığını biliyor; geleceği bu umudun verdiği güçle karşılayacağımıza inanıyoruz.
 
Türkiye; 76 yıl önce çökmekte olan bir devleti yeniden kuran; yepyeni bir ekonomik ve sosyal düzen inşaa eden; Doğu ve Batı medeniyetlerini birleştiren, İslam kimliği ile çağdaş olmayı başaran ülkedir.
 
Bu aşamalar;
Türk insanının yapısı, yapabilirlikleri ve sağduyusunun ortaya koyduklarıdır.
Türkiye’nin gücünün ifadeleridir.
Türk insanının bundan sonra yapabileceklerinin teminatıdır.
Bu bilinçle yol alarak;özkaynaklarımızı, düşünsel ve insan gücümüzü doğru yönlendirmeyi sağlayacak yeni bir siyaset ve toplum anlayışı geliştiriyoruz.
 
Türkiye nüfusunun 18 milyonu gençlerden oluşuyor. Bu gençler teknolojiyi tanıyor, dünyayı takip ediyor. Dünyayı öğrenirken ülkesinin durumunu tartıyor. Onlara güvenilir, altyapı sağlanır, katılım bilinci aşılanır, etkin olmalarına izin verilirse; bu ülkeye dört elle sarılacaklar; sağduyuları ve sahip oldukları dinamikle yeni bir Türkiye kuracaklardır.
Gençlerimize güveniyoruz.
 
Sivil toplum kuruluşları, halkın yönetim sorumluluklarını paylaşma aracıdır. Toplum vicdanı ve taleplerinin en temel ifade ve etkinlik alanlarıdır. Ekonomik, sosyal, düşünsel ve kültürel ilerlemenin halka ait anahtarlarıdır. Mevcut yasal engeller kaldırılır, sivil örgütlenmeye olanak tanınır ve destek verilirse, konu bazında sivil kuruluşlar, vakıflar, dernekler, sosyal platformlar; halk katılımcılığının şekillendiği, ekonomik, sosyal hayata katkı sağlayan çok geniş bir kesim oluşacaktır.
Örgütlü sivil topluma güveniyoruz.
 
Yerel kalkınma, ulusal kalkınmanın lokomotifidir. Yerel ve bölgesel üretimlerin, ekonomik ve sosyal hayata kazandırılması ile oluşacak zincir, ulusal kalkınmaya hizmet edecektir.
Yerel kalkınma dinamiklerine güveniyoruz.
 
Temsili demokrasi, Türkiye’nin yönetim şekli olamaz, olmamalıdır. Ülke yönetimi; halk, sivil toplum ve siyasetin buluştuğu ortak paylaşım alanında şekillenecektir. Düşünsel üretimlerin uygulanabilir hale dönüşmesine aracı olacak kurumsal yapılara ihtiyaç vardır.
Katılımcı siyaset kurumlarını hedefliyoruz.
 
Filizlenen değişim dinamiklerinin sağlıklı yönlendirilmesi ile siyasete; toplumsal paylaşım ve üretime dayalı her alana sıcak bakan, sorumlu, katılımcı ve etkin bir Türkiye yaratılabilir.
Katılımcı demokrasiye inanıyoruz.
 
Günümüzde yerleşik olan hiyerarşik yapıyı,
Siyasi taban ve tavan tanımlarını,
Temsil edenle, temsil edilenin yalnızca seçim dönemlerinde diyaloğunu,
Siyaset tekelini ve toplumu dışlayan siyasi yapıyı
Reddediyoruz.
 
Mevcudun yerine;
 
Toplum hizmeti asgari müştereğinde birleşerek, taleplerini uygulanabilir hale getirmeye çalışan bireylerin oluşturduğu kurumsal yapıları ve bu bilgiye dayalı üretimlerin siyasi dünyaya aktarılarak hayata geçirilmesini amaçlıyoruz.
 
Yerelleşme ile küreselleşmenin birleşimiyle oluşacak kazanımlarla; hukuk devleti, saydamlık, hesap verme sorumluluğu, etik değerler ve katılımcı demokrasi temelleri etrafında yeni bir Türkiye yaratılacağını iddia ediyoruz.
 
ARI Hareketi olarak;
 
Temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçişin;
Halkın ülke meselelerinde söz sahibi olduğu, müşterek yönetime dayalı bir Türkiye’nin;
Dünya ile entegre bir toplumsal yapının merkezi ve çıkış noktası olarak;bir toplumsal hizmet felsefesi ve tarzını,katılımcı demokrasi temeline dayanan siyasi, ekonomik ve sosyal değişim bütününü,
“Yeni Toplumsal Anlayış”ı Türkiye gündemine getiriyor; sizleri Türkiye’nin geçmişle gelecek arasındaki seçiminde nerede olacağınız kararını vermeye ve “Yeni Toplumsal Anlayış”ı benimseyerek, Türkiye’nin geleceğine hizmet etmeye davet ediyoruz.
 
İdeal Türkiye’ye ulaşmada milletçe elele hareket etmek arzusu ile 2002’nin, ülkemizin aydınlık geleceği için bir atılım döneminin ilk adımı olmasını temenni ediyor; yeni yılınızı en iyi dileklerimizle kutluyoruz.
 
 
 
Saygılarımızla,
 
Kemal Köprülü
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
 
 
 
14 Aralık 2001
 
 
Medya Enstitüsü Kuruldu
 
ARI Hareketi’nin büyük önem verdiği konu bazında enstitü oluşumlarına bir yenisi eklendi. Medya Enstitüsü, ARI Hareketi merkezinde faaliyetlerine başlıyor.
 
ARI Hareketi, “Yeni Toplumsal Anlayış” felsefesi kapsamında, konu bazında kurumsal oluşumların araştırma, geliştirme, eğitim, proje ve politika üretimi alanlarında yapacağı çalışmaları zorunluluk olarak görüyor. ARI Hareketi, kurumsal üretimlerin ekonomik, sosyal, kültürel ve toplumsal hayata sağlayacağı kazanımların bütüne ulaşması ile ülke politikalarına katkı sağlayacağı bilinciyle, enstitüleşme idealini yaygınlaştırmaya ve geliştirmeye çalışıyor. Bu doğrultuda, il temsilciliklerinin çalışmalarıyla kurulan yerel kalkınma enstitülerinin yanısıra, konu bazında başlatılan girişimlerin kurumsallaşmasına da mümkün olduğunca katkı sağlanıyor.
 
Bu çerçevede ARI Hareketi, bir grup gazetecinin öncülüğünde temelleri atılan Medya Enstitüsü’nün kuruluşuna destek verdi.
 
Medya Enstitüsü’nün; medya örgütleri ile işbirliği içerisinde çalışarak, genel talepler doğrultusunda projeler ve eğitim programları hazırlaması; eğitim, araştırma ve düşünce ve vizyon üretimi alanlarında faaliyet göstermesi amaçlanıyor.
 
Enstitü’nün önümüzdeki dönemde ele alacağı öncelikli projelerini ; bilgisayarlı eğitim vermesi hedeflenen Abdi İpekçi Eğitim ve Araştırma Merkezi, medya mensuplarıiçin İletişim Eğitimi, tüm ülke medyasının yerinde inceleneceği Türkiye Medyasının Fotoğrafı Projesiile ülkenin her köşesinden medya mensuplarınınyararlanabileceği Medya Enstitüsü Sanal Eğitim Merkezi oluşturuyor.
 
Başkanlığına Giray Duda, Başkan Yardımcılığına Turgut Güngör, Saymanlığa Adil Korkut, Yönetim Kurulu Üyeliklerine Emine Çağan ve İsmail Top, Denetim Kurulu üyeliklerine Serpil Yılmaz, Sedat Pişirici ve Mustafa Kirman’ın seçildiği Enstitü, medya ile ilgilenen herkesin katılımına açık olacak.
 
Medya Enstitüsü’nün konu bazında ulusal enstitü oluşumlarına çok önemli bir örnek teşkil edeceği ve alanında çok değerli hizmetlere imza atacağına inanıyoruz.
 
Saygılarımızla,
 
Emine Çağan
Genel Sekreter
 
 
 
 
12 Aralık 2001
 
 
Sivil Toplum Anlayışı Türkiye’de Güç Kazanıyor
 
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, DGM Yasası’nın Köşk’e iadesi üzerine, tek umudunun sivil toplum örgütlerinde olduğunu ve vatandaşın bilincine güvendiğini söyledi.
 
Ülkemizde gelişim sürecinde olan ve çalışmaları ile gitgide halkın desteğini sağlayan sivil toplum örgütlerine güvenin, Cumhurbaşkanımız tarafından dile getirilerek destek verilmesini, Türkiye için çok önemli bir adım olarak görüyoruz.
 
Çağdaş dünyanın gereklerinden, yapısal değişimlerden, yolsuzlukla mücadeleden söz etmekte öncülüğü kimseye bırakmayan siyasetçilerimiz, icraata gelince ilerleme sağlayamamaktadır. Kendi kurdukları çember içerisine toplumun iradesi ve taleplerini sokmayan; katılıma olanak tanımamakta direnen bir kesim tarafından yönetildiğimiz, artık Türkiye’nin ortak kanaati olmuştur. “Temsil” kavramının, milletin seçimiyle millete ait temsilcilerin icraatına dayandığını kabullenmeyen bu anlayışın değişmesinde en önemli rolü, milletin sağduyusu ve bilinci ile sivil toplum dinamiği oynayacaktır.
 
ARI Hareketi; örgütlü insan gücü ile inanç, paylaşım ve üretim birliğinin, gelişim yolunda ülkelerin en önemli değeri olduğuna inanmaktadır. Bu bilinçle, konu bazında çalışan kurumsal yapıların ülkemizde yerleşmesini hedefleyen ARI Hareketi, ulusal ve yerel enstitülerin Anadolu’da yaygınlaşmasına öncülük etmektedir. Mevcut yasal düzenlemelerin sivil toplum örgütlenmesi ve faaliyetleri önünde en büyük engeller olması doğrultusunda, Dernekler Kanunu ile ilgili bir tasarı hazırlığını da tamamlayan ARI Hareketi, bu çalışmayı önümüzdeki günlerde kamuoyuna sunmayı hedeflemektedir. Burada amaç; sivil kuruluşlarının faaliyetlerini kısıtlayan ve engelleyen yasanın, çağdaş standartlara ve ülkemiz için vazgeçilmez olan “katılımcı demokrasi” idealine uygun hale getirilmesidir.
 
Sivil toplum anlayışının gelişimi ile enstitü, dernek, vakıf gibi kurumların yaygınlaşması, toplum dinamiklerinin paylaşım, dayanışma ve üretime yönlenmesinin itici gücü olacak; ekonomik, sosyal, kültürel, düşünsel ve siyasi hayata katkı sağlayacak üretimleri arttıracaktır.
Katılım ve paylaşarak üretim bilincinin yerleşmesi ile halkın sivil toplum örgütlerine katılım ve etkinliğinin artması; Türkiye’nin çağdaşlaşması yolunda vazgeçilmez bir adımdır. Bu sürecin süratli ve sağlam temellere dayanarak aşılması, Türkiye’de “temsili demokrasi”den “katılımcı demokrasi”ye geçişin anahtarı olacaktır.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal Köprülü
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
3 Aralık 2001
 
 
“Hesap Verme Sorumluluğu”, Dürüst ve Güvene Dayalı Siyasetin Ana İlkelerindendir.
 
ARI Hareketi, Türkiye’nin çağdaşlık yolunda yaşayacağı demokratik değişim sürecinin 5 temel ilke etrafında gerçekleşeceğine inanmaktadır. Hukuk devleti, saydamlık, hesap verme sorumluluğu, etik değerler ve katılımlı demokrasi olarak ifade edilen bu ilkeler ile kapsadığı değerler bütünü; demokrasimizi geleceğe taşıyan temel yapıtaşları olacaktır.
 
Günümüz siyasi sisteminde ise, bu ilkelerin yer bulduğunu söylemek mümkün olmayıp, hayata geçmesi için zihinsel ve yapısal bir değişim süreci yaşanmalıdır ve bu süreç başlamıştır.
 
Bireyden başlamak üzere toplumu oluşturan her kişi ve kurumun, sorumluluk bilincine sahip olduğunun göstergesi, başarıları gibi hatalarını da açık yüreklilikle dile getirmesidir. Bunun bir örneği geçtiğimiz günlerde, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş nezdinde yaşanmıştır. Derviş; bakanlık görevini devraldığındaki öngörülerinin mevcut ekonomik tablonun gerisinde kalmış olduğunu ifade ederek, dürüst, saydam siyaset anlayışının, hesap verme sorumluluğunun bir örneğini vermiştir. Meclis’te bir grup milletvekili ekonominin çöküşünü hızlandırdığı gerekçesiyle (!) kendisi için gensoru önergesi verirken Kemal Derviş, icraatlerinin arkasında durmuş, hatasını dile getirmiş ve kamuoyuna saydam bir şekilde bilgi aktarmıştır.
 
Başarının ödülü, hatanın bedeli kavramlarının yerleşmediği ülkemizde bu örnek son derece önemlidir. Bu tarz; siyaset etiği doğrultusunda, temsil yetkisini halktan alan her siyasinin sürekli davranış şekli olmalıdır.
 
Hesap verme sorumluluğunun ülkemizde yerleşmesinde, siyasiler kadar, sivil toplum örgütleri başta olmak üzere Türk halkına da görev düşmektedir. Demokrasinin sağlıklı işlediği ülkelerde, bireyin kullandığı oy; temsil için seçilen kesime verilmez, emanet edilir. Dolayısıyla, bu emanete sahip çıkılıp çıkılmadığının kontrol ve takibi de, o oyun sahibine ait bir sorumluluktur. Bireyler, kurumlar ve toplumun bütünü, hesap verme sorumluluğu ilkesine sahip çıktığı ölçüde, temsil yetkisi verilen siyasiler de bu ilkeyi benimsemek zorunda kalacak; bu süreç, Türkiye’de güven kavramının yeniden temininde yadsınamaz bir rol oynayacaktır.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal Köprülü
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
22 Kasım 2001
 
 
Türkiye’nin Katılımlı Demokrasiye Ulaşması Gençlik Dinamiği ile Doğru Orantılıdır
 
Katılımcı ve etkin bir Türk gençliği hedefi doğrultusunda Genç ARI tarafından sürdürülen “Katıl ve Geleceğini Yarat” toplantıları 25 Kasım tarihinde Eskişehir’de gerçekleştiriliyor.
 
Türkiye’nin demografik yapısı gençlik ağırlıklıdır. 1997 yılı sayımına göre ülkemizde 37.3 milyon kişi yani nüfusun % 57’si 0-24 yaş arasındadır. Bu nüfus grubu, yakın gelecekte toplumun en aktif ve önde gelen kitlesi haline gelecek; ekonomide, sanayide, eğitimde, kültürde, siyasette Türkiye’yi yöneten ve temsil eden kesim olacaktır. Fakat Türkiye, gelecek öngörüsü geliştiremeyerek, bu en dinamik kesimini aktive edecek ortam ve imkanları üretememekte; bunun yanısıra toplumsal yapımızın bir yarası olan katılım bilinç ve duyarlılığının bütüne ulaşamaması da gençlerimizi bireyselliğe yönlendirmektedir.
 
Türk gençliği yakın tarihimiz içerisinde birtakım dönemlerden geçmiştir. Zaman zaman ideolojik kutuplaşmalar yaşamış ve gelecek perspektiflerini bu ideolojiler bazında inşaa etmeye çalışmış; bazı dönemlerde toplumsal gerçeklerden kopuk bir tarz sergileyerek ülke genelinden farklılaşan, kimi zaman ise kendi artılarını ülke menfaatine yönlendiremeyen kesimler oluşmuştur.
Sonuçta;bir ülkenin kendi geleceğine yönelik olarak yapabileceği en büyük hatalardan bir tanesi yapılmış; eğitim sistemi başta olmak üzere sosyal ve kültürel politikalarla gençlik, zamanla katılım olanaklarından ve dolayısıyla siyasetten uzaklaştırılmıştır. Dünya gençliğe yatırım yaparken Türkiye sağlıklı bir gençlik politikası üretememiş ve bu alanda da sınıfta kalmıştır. Tüm bunların temel sebebi, artık dibe vurduğu her kesim tarafından kabul edilen mevcut siyasi anlayıştır.
Yaşanan eğitim, iş, katılım sorunları ve sosyal imkansızlıklar, olabilecek olumlu gelişmelerin de önünü tıkamakta ve günümüz Türkiye’sinde potansiyeli ile etkinliği ters orantılı bir gençlik tablosu ortaya çıkmaktadır.
 
Fakat yapılan tüm yanlışlara ve olumsuzluklara rağmen Türk genci, yeniliğe, gelişime ve dünyaya açıktır; ülkemizin çağdaşlığa en yakın, en duyarlı kesimi ve gelecekteki uygulayıcısıdır. Bu süreci çabuklaştırmada teknoloji, temel bir itici güç olarak devreye girmekte, sınır tanımayan uluslarüstü ilerlemesi ve sağladığı bilgi akışı ile gençlerimize küresel gelişim dinamiğini taşımaktadır. Bu paralelde Türk gençliğinin; eğitimde, kültürel ve ekonomik alanlarda kendisine yönelik yatırımlar yapılmasına, sosyal ve siyasal katılım engellerinin ortadan kalkmasına, geleceğin sahibi olduğunu ve kendisine değer verildiğini hissetmeye ihtiyacı vardır.
 
 
 
 
Gençlere, ülke gerçekleri ile tanıştıkları eğitim döneminde hedef koyarak ilerlemeyi, bu hedeflerin bireysel değil toplumsal bütüne hizmet ettiği takdirde hem kendileri, hem ülke için kazanım ortaya koyacağı öğretilmelidir.Üniversite klüpleri ve mahalle spor klüplerinden uluslararası klüplere, yardım amaçlı sivil toplum örgütlerinden ülke bazında yardım birliklerine, okullardaki münazara klüplerinden ulusal ve uluslararası alanlarda tartışma platformlarına, yerel kalkınma enstitülerinden ulusal kalkınma stratejilerine, yöresel liderlerden ülkeliderlerine ulaşan yolun açılması şarttır. Bu zincirin işlemeye başlamasının yolu da, Türkiye’nin katılım bilinci ile barışmasından geçmektedir.
 
Toplum, ihtiyacı olan ifade ve eylem platformlarını kendisi yaratarak kendi yaşantısı üzerinde belirleyici olabilir ve Türkiye için katılımlı demokrasiye dayalı bir sistem kaçınılmazdır. Bu bağlamda gençlik dinamiği de kendi iç örgütlenmesini, işbirliği, üretim ve paylaşımını en üst düzeye çıkarmak için vargücüyle çalışmalı; kendi gücüne önce kendisi inanmalıdır.
 
Bu bilinçle Genç ARI, gençliğin temsil ve yönetim kademelerinde etkinlik sahibi ve ülke geleceğini biçimlendirmede lokomotif olması yolunun açılması amacıyla “Katıl ve Geleceğini Yarat” projesini başlatmıştır. İki yıldan bu yana sürdürülen Anadolu toplantılarında, gençleri her alanda katılıma yönlendirmenin yolları yine gençlerle tartışılmakta, somut projeler geliştirilmektedir. 25 Kasım Eskişehir toplantısı da bu kapsamda, Türk gençliğinin kendi gelecek perspektiflerini oluşturmaya yönelik çalışmalardandır.
 
Saygılarımızla bilgilerinize sunarız.
 
 
Kemal Köprülü
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
16 Kasım 2001
 
 
Avrupa Komisyonu’nun Açıkladığı İlerleme Raporu, Türkiye’yi Şaşırtmamalı ; Kendine Getirmeli ve Hızlandırmalıdır.
 
Avrupa Komisyonu tarafından 13 Kasım 2001 tarihinde açıklanan AB’ne aday ülkelerin ilerleme raporları arasında, Türkiye’nin raporu da yer almıştır. Aday ülkelerin AB’ne uyum süreci ile birlikte, ekonomik ve siyasi durumlarını da değerlendiren söz konusu raporda, Anayasa değişikliklerine atıfta bulunularak, ülkemizin Kopenhag siyasi kriterlerinin yerine getirilmesinde ilerleme kaydettiği belirtilmekte ancak bu alanda hala önemli eksikliklerin bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Raporda, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlanabilmesi için gerekli mevzuat tarama sürecini başlatma önerisi maalesef yer almamıştır.
Türkiye, Aralık 1999’da yapılan Helsinki Zirvesiyle Avrupa Birliği adaylığının teyid edilmesinden bu yana, tam üyelik müzakerelerine başlayabilmek için gerekli siyasi kriterleri yerine getirememiştir. Oysa aynı tarihte üyelik müzakerelerine başlayan ülkeler, tam üye olmaya hazırlanmaktadır. Türkiye’nin ilelebet aday statüsünde kalması da mümkün olamayacağından, adaylığın zaman ile sınırlı olacağı AB kurumlarının çeşitli açıklamalarından anlaşılmaktadır. Bunun tercümesi, Türkiye’nin AB tam üyelik hedefini bugüne kadar olduğundan çok daha ciddi bir yaklaşımla ele almaması halinde, AB üyelik olanağını bu kezgeri gelmemek üzere kaçıracak olmasıdır.
 
ARI Hareketi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefini desteklemektedir. Bu desteğin nedeni; AB’ne tam üyelik yolunda atılacak adımların, Türkiye’de daha çağdaş, daha şeffaf, hukuka ve insan haklarına daha saygılı bir Devlet anlayışının yerleşmesine yardımcı olacağı gerçeğidir. Ayrıca, AB sürecinin ekonomik kalkınmamızı hızlandıracak ve ülke insanının refah düzeyini artıracak bir süreç olduğuna inanılmaktadır
 
Bu doğrultuda, ülkemizin artık harekete geçmesi, zaman kaybetmemesi gerekmektedir. Türkiye, siyasi ve ekonomik açıdan, komünist rejimden çok kısa bir süre önce kurtulan ülkelerin gerisine düşme tehlikesi ile karşı karşıya kalacak bir ülke değildir. Ayrıca, Avrupa Birliği üyeliği söz konusu olsun veya olmasın, yerine getirilecek kriterler, Türkiye’nin çağdaşlaşma ve demokratikleşme konularında aşması gereken uzun yolun tamamlayıcılarıdır. Bu ideallere, yapısal ve zihinsel olmak üzere iki alanda gerçekleşecek bir değişim ve ilerleme süreci sonunda ulaşılabilir. Türkiye’nin ana ihtiyacı, objektif hukuk devleti anlayışı, saydamlık, etik değerler, hesap verme sorumluluğu ve katılımcı demokrasiye dayalı bir sistemdir; Avrupa Birliği üyeliği de, her Avrupalı çağdaş devlet gibi Türkiye’nin de yer alması gereken uluslararası bir güç ve standartlar bütünüdür.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal Köprülü
Genel Koordinatör
 
 
                                                     12 Kasım 2001
 
Hükümette Kadın Bakan Bulunmaması, Katılım Anlayışının Ülkemizde Yerleşmemesinin Sonuçlarından Yalnızca Bir Tanesidir
 
Kabinede kadın bakan bulunmaması, Devlet Bakanı Kemal Derviş’in konuyu gündeme getirmesi ile Türk kamuoyu tarafından tartışılmaya başlandı. 22’si kadın olmak üzere 550 milletvekilinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, 57. Hükümet’in kuruluşundan bu yana yolsuzlukların da içinde bulunduğu çeşitli sebeplerle 13 bakan değiştiği halde, kabinenin erkeklerden oluşması kuralı bozulmadı.
Bu durum aslında, yalnızca Türk siyasi hayatının değil, toplumsal hayatımızda yerleştiremediğimiz katılım anlayışının bir neticesi.
 
Tarihimize baktığımızda, Türk kadınına 1934 yılında verilen seçme ve seçilme hakkı ile 1935’te yapılan ilk genel seçimde genç Cumhuriyetin dev adımı, 18 kadının Meclis’e girmesi ile sonuçlanmıştı. Cumhuriyet rejimini yeni tanıyan bir ülkede 18 kadın siyaset etmeye aday olmuş, bu cesaret ve katılım sorumluluğunu gösterebilmişti.
Bugün ise kadınlarımız, gençlerimiz başta olmak üzere bırakalım siyaseti, toplumun ifade ve eylem platformları olan sivil toplum örgütlerine dahi katılmadığı gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bu sorunun temel nedenine inildiğinde; aileden başlayan, eğitim sürecinde, iş ve sosyal hayatta devam eden, katılıma engel olan yönetim anlayışı ve tarzını görüyoruz.
Oysa, gerçek bir katılımcı demokraside, sosyal ve siyasal hayatta aktif birey ve kurumların etkin olmasının dayandığı temel; katılım bilincinin yerleşmesidir. Duyarlılık bireysel alanda kaldığı sürece, yeterli değildir; ancak bireysel duyarlılığın toplumsallaşması, toplum dinamiğini pozitife yönlendirebilir. Bu doğrultuda, bireyin kendi potansiyelini değerlendireceği, bütüne taşıyabileceği bir sistem gerekmektedir.
 
Türkiye’nin ihtiyacı olan sistemde, yalnızca kabinede kadın bakanlar olmayacaktır. Türkiye, katılımcı demokrasiye, saydamlığa, etik değerlere, hesap verme sorumluluğuna dayalı objektif bir hukuk devleti olduğunda; dünya değerlerini benimsemiş gençlerin Meclis çatısı altında bulunduğu, sivil örgütler vasıtasıyla halkın yönetime katıldığı, kurumsal üretimlerin değerlendirilerek ekonomik ve sosyal kazanıma dönüştürüldüğü, yerel liderlere ulusal liderler olma yolunun açıldığı, siyasi sisteminin bizzat toplum tarafından beslendiği ve yönlendirildiği bir siyaset anlayışı ile yönetilecektir.
Türk milleti, toplumsal paylaşım, toplumsal üretim, toplumsal birlik ve Yöneten Toplum kavramlarını tanıyacaktır.
Bu gereklilik ve amaçlar doğrultusunda ARI Hareketi; temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçiş sürecinde bilgi üreterek zihinsel değişimin sağlanması, yeni kurumsal mekanizmaların tasarlanması ve yerleşmesi amacı doğrultusunda çalışmalarını sürdürmektedir. “Yeni Toplumsal Anlayış” olarak isimlendirilen bu bütün, katılımcı demokrasi çerçevesinde, halkın ülke meselelerinde söz sahibi olduğu, müşterek yönetime dayalı bir Türkiye’nin, dünya ile entegre bir siyaset ve toplum yapısının merkezi ve çıkış noktasıdır.
Saygılarımızla,
Kemal Köprülü
Genel Koordinatör
 
 
 
17 Ekim 2001
 
 
Devlet ve Kamuoyu Arasında Diyalog ve Bilgi Akışının En Yüksek Seviyede Sağlanması, Toplumsal Güvenin Temelidir.
 
Dünya tarihinin sayfalarında; etkileri ve yansımaları ile çağları açıp kapayan, dünya coğrafyasını, uluslararası ilişkileri, işbirliklerini, stratejik, ekonomik ve sosyal dengeleri yeniden belirleyen, insanlığı farklı yaşam biçimlerine yönelten, kısacası dünyanın seyrini değiştiren günler yer almaktadır.
 
İnsanlık bu tarihlerle birlikte olumlu veya olumsuz süreçlere adım atarken, dünya ülkeleri bu dönemleri asgari zararla aşmak ve azami kazanıma dönüştürmek olmaküzere iki seçenek arasında kalmışlardır. Öngörü sahibi ve strateji geliştirme başarısına sahip ülkeler, mevcut güçlerini pekiştirerek başarı elde etmişler; diğerleri ise en az zararla kurtulma politikası uygulamışlardır.
 
11 Eylül’de gerçekleştirilen ABD’ye yönelik terör saldırıları ve sonrasında yaşanmakta olan süreç de; son yüz yılda dünya tarihinin seyrini değiştiren birkaç olay arasında yer alacak; Türkiye de bu süreci aşmada kendi yolunu belirlerken yukarıdaki iki tavırdan birini seçecektir.
 
Saldırıdan bu yana geçen bir aylık süre zarfında, olayla yakından ilgili birçok ülkede kararlı, cesur yönetim ve liderlik örnekleri sergilenmektedir. Ülke liderleri yaptıkları açıklamalarla, durum değerlendirmeleri ve ülke olarak alınacak tavırlar hakkında sürekli bir bilgi akışı sağlamakta, kamuoyu ile devlet arasındaki ilişkiyi sağlıklı bir şekilde temin etmekte; dünya kamuoyuna da sürekli olarak mesaj vermektedir.
 
Dünya dengeleri, öncelikleri ve pekçok kavramın yeniden şekilleneceği bu dönem içerisinde tüm gelişmeler Türkiye’yi doğrudan etkileyecekken, Ankara’da bir tutukluk hakimdir. Bugün için Türkiye henüz bir şey kaybetmemiştir fakat ülke olarak, bu etkileri kazanıma yönlendirme beceri ve başarısını gösterememek kabul edilemez bir yetersizlik olacaktır.
 
Bulunduğu coğrafya, komşuları ve stratejik önemi itibariyle farklı konumunun yanısıra Türkiye, müslüman kimliği ile çağdaş dünya gereklerini birarada bünyesinde barındıran tek ve örnek ülkedir. Türkiye, bir müslüman ülke olarak demokratik ve laiklikle evrensel değerlerin benimsenebileceğini kanıtlamıştır. Fakat bu ayrıcalığını İslam ülkelerine bir model olarak örnekleyebilecek ve ihraç edebilecekken, bırakalım dünyayı, kendi toplumumuza dahi net olarak anlatmayı başaramamıştır.
 
Çok uzun vadeli bir mücadele olacağı görülen bu savaşla birlikte, uluslararası anlaşmaların, alışılagelmiş müttefiklerin dışında hamleler, yakınlaşmalar ve geleceğe dönük farklı işbirlikleri oluşmaktadır. Türkiye bugün, dünya tarihi içerisinde çok önemli bir zaman dilimini oluşturan bu sürecin yansımalarını kazanıma dönüştürecek stratejileri yaratmak ve hızla uygulamak, bu dönemi cesur ve kararlı bir tutumla geride bırakmak zorundadır.
 
 
 
Birleşmiş Milletler ve NATO üyesi olarak Türkiye, bugüne kadar üyeliğinin gerekleri doğrultusunda askeri alanda ciddi katkılarda bulunmuş fakat hükümetlerimiz bu katkıların karşılığını almada etkili olamamıştır. Oysa Türkiye, uluslararası alanda askeri ağırlığın yanında siyasal ağırlığını da mutlak surette hissettirmenin yanısıra, birçok alanda 21. yüzyıl dünyasına değer ihracını da hedeflemelidir. Ayrıca, dünya politikalarını oluşturmada etkinlik sahibi uluslararası üretim platformlarının da öncülerinden olmalıdır. Bu platformlarda Türkiye’yi temsil etmesi gereken, konu bazında enstitüler başta olmak üzere, düşünce üreten kurumlardır ve ulusal çıkarlar doğrultusundaki çalışmalarının yanısıra, toplumu bilgilendirme ve yönlendirme açısından da çok önemli bir görevle yükümlüdürler.
 
Türk siyasetçisinin daima sergilediği popülist politikaları bu ortamda uygulamasına gerek yoktur çünkü maalesef ne tabanı, ne de seçmeni gözünde itibar ve güvenilirliği kalmıştır; dolayısıyla kaybedecek birşeyi yoktur. Türkiye’nin, bulunduğu bölgede varolan fakat etkin bir biçimde işletilemeyen, etkinleştirilemeyen bir gücü bulunmaktadır. Şu an için Türkiye kaybedenler arasında değildir fakat etkin hamlelerle ve farklılık yaratarak, kısa ve orta vadede bu gücü kullanamazsa, kaybedenler arasında yer alması muhtemeldir.
 
Türkiye, kökleri yüzyıllara dayanan bir devlet geleneğine; milli mücadele ile yeniden doğan, ümmet iken millet olmayı başaran bir ulusa sahiptir. Bu doğrultuda, dünya devletleri arasındaki sınıflandırmasını başkaları değil kendisi yapmak; bölgesinde ve dünyada bulunmayı hedeflediği konuma kendini yerleştirmek zorundadır. Bunun için ihtiyacı olan da diyalog, cesaret ve kararlılıktır.
 
Dünyanın yaşayacağı bu uzun süreçte, devletin toplumla diyalog ve ilişkisinin en sağlıklı biçimde sürdürülmesi gereklidir. Ulusal zorluk dönemlerinde ülke politikalarının, geleceğe dönük olumlu veya olumsuz olabilirliklerin devlet tarafından saydam bir biçimde kamuoyu ile paylaşılması, toplumsal güven ortamını oluşturur. Toplumu bilgilendirme yükümlülüğü tam olarak yerine getirildiği takdirde, kamuoyunun yanlış bilgilerle tepki ortaya koyması önlenebileceği gibi, temsil edilenden temsil edene yansıyan güven ve destek, ülke politikalarının uygulanmasına ivme kazandıracak ülke birliğini de temin edecektir.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
28 Kasım 2001
 
ARI Hareketi’nin Sivil Toplum Kuruluşlarının Uluslararası Faaliyetleri ile İlgili Görüşü
 
Bilgi; günümüz dünyasında en önemli güç haline gelmekte, yayılma ve ilerlemede sınır tanımamaktadır. Bu doğrultuda, bilgi üretiminde öncü olan ülkeler ve kurumlar, dünya üzerinde tartışılmaz bir yer edinmektedirler. Gelişmiş ülkelerin bilgi üretimine büyük yatırımlar yaptığı ve insan gücü ayırdığı günümüzde, sivil toplum kuruluşları gitgide daha önemli bir rol oynamaktadır.
Düşünce kuruluşları, vakıf, dernek ve enstitüler, bilgi ve proje üretimleri ile ülke yönetimlerini beslemekte ve hatta dünya politikalarına ve uluslararası ilişkilere katkı sağlamaktadır.
 
Sivil toplum örgütlerinin bir işlevi de, uluslararası diyaloglara katkıda bulunmaktır. Yurtdışı kuruluşlarla konu bazında ilişkiler, ülkemiz kurumlarının dünya standartlarında gelişimi, uluslararası bilgi akışından yararlanabilmesi ve ülkemiz lobi faaliyetleri için önemli gelişmeler sağlamaya yöneliktir. Küresel bilgi akışı ve üretimlerden yararlanabilme ve dış politikaları tanıma olanakları da sağlayan bu diyaloglar, tüm dünyada sürdürülmekte ve sivil toplum örgütleri konu bazında ortak çalışmalara da imza atmaktadır.
Kurulu bulunduğu ülkede işleyişini oturtmuş sivil toplum örgütlerinin, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda çalışmalarını sürdürmek amacıyla dış ülkelerde temsilcilikler açarak veya kendileri ile paralel çalışmalar yapan kuruluşlarla işbirliği yaparak faaliyet göstermesi, tüm dünyada yaygın olan bir işleyiştir. Bu doğrultuda sayısız sivil toplum kuruluşu, farklı ülkelerdeki kuruluşlarla konu bazında proje ve etkinlikler, toplantı, seminer benzeri çalışmalar yapmaktadır.
 
Bu paralelde ARI Hareketi de, ülkemizin önde gelen birçok kuruluşu gibi, dünyanın saygın ve önde gelen vakıf, dernek ve enstitü gibi sivil toplum kuruluşları ile çeşitli illerde toplantılar düzenlemiş; bu kuruluşlar tarafından düzenlenen toplantılara konuşmacı veya dinleyici olarak iştirak etmiştir.
 
Fakat son günlerde, temsilcilikleri vasıtasıyla Türkiye’de faaliyet gösteren veya konu bazında çeşitli toplantı ve projelere iştirak eden uluslararası kuruluşların ülkemizde bulunmasının, ardniyetli amaçlara dayandığı iddiası gündemdedir. Bu iddialar münferit bir olaya dayanırsa ve somut bir durum ortaya konabilirse, üzerine gidilmesi ve hesap sorulması gereği muhakkaktır. Hiçbir ülke, kendi topraklarında temsilcilik açma izni verdiği bir kuruluşun ülke menfaati dışında bir etkinliği bırakalım gerçekleştirmesine, ortam oluşturmasına dahi imkan veremez. Fakat somut gerçeklere dayanmadan, ülkemiz sivil toplum kuruluşlarına ve ortak faaliyetlerde bulunan uluslararası kuruluşlara karşı genelleştirilmiş ve ayırım gözetmeyen bir karalama kampanyasının amaca hizmet etmeyeceği açıktır. Somut bilgi ve kanıta dayanmayan hiçbir yaklaşım, ülkemizle bağdaşamaz. Türkiye, kıtalararası konumu, demokratik-müslüman yapısı gibi özellikleri ile dünyanın son derece önemli bir ülkesidir ve bu paralelde uluslararası ilişkileri de son derece hassastır. Uluslararası kuruluşların tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de faaliyet göstermesi son derece doğal ve ülkemiz yararınadır. Nitekim, sivil diplomasi diye adlandırılan bu alan, 21.yüzyıl siyaseti ve uluslararası ilişkilerinde gittikçe ağırlık kazanmaktadır. Kaldı ki, Türkiye özgüven sahibi bir ülkedir ve ülke menfaati ile bağdaşmayacak olaylara karşı yasaları ve kuralları vardır.
 
Açılan tartışmakapsamında, en çok dikkat edilmesi gereken; tartışmanın bilgi eksikliği veya yanlış bilgilendirme temelleriyle yönlenmemesidir. Bu durum, ülkemizin uluslararası diyaloglarına yanlış bir perspektiften bakılmasına ve Türkiye’de uluslararası vakıflarla temas halinde olan sivil toplum örgütlerinin kuruluş amaçları, misyon ve faaliyetlerinin gözardı edilmesine olanak vermemelidir.  Adı geçen kuruluşlar arasında, konu bazında çalışmaları ile Türkiye için son derece önemli hizmetler vermiş ve vermekte olan, yurtdışında birçok konferans ve toplantıda Türkiye’yi temsil ederek ülkemiz lobi faaliyetlerine katkı sağlayan kuruluşlar bulunmakta olup, suçlayıcı bir tarza maruz kalmaları son derece yanlıştır.
 
ARI Hareketi, bilgiye dayalı üretimlere verdiği önemle konu bazında birçok projeyi sürdürmekte, uzman çevreler ve kamuoyuyla paylaşmak üzere toplantı ve konferanslarla pekiştirmektedir. Bu kapsamda, ARI Hareketi’nin Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyayı ve üyesi bulunduğu NATO gibi uluslararası örgütlerle ilişkilerini irdeleyen konferanslar ile etik, yasal düzenlemeler gibi konularda düzenlediği yuvarlak masa toplantılarına yabancı vakıf ve düşünce kuruluşları da iştirak etmiştir. Burada amaç; hem yurtdışındaki tecrübelerden yararlanmak, hem de ülkemizin görüşlerini aktarmaktır.
 
Toplantıların katılımcılarını, ülkemizin Dışişleri, İçişleri, Adalet Bakanlıkları adına yetkililer, bürokratlar, Türk Silahlı Kuvvetlerini temsil eden üst düzey yetkililer, akademisyenler ve sivil toplum örgütleri temsilcilerinin yanısıra, yurtdışından uzmanlar oluşturmuştur. Bu etkinliklerden Anayasal düzenlemeleri konu alan bir toplantı, yüce Meclis çatısı altında Sayın Cumhurbaşkanımızın yüksek iştirakleriyle gerçekleşmiştir. Yurtdışından katılımcıların yer aldığı toplantı veya oturumlarda ülke politikalarımız bizzat devlet, hükümet yetkilileri ve bürokratlarımız tarafından aktarılmıştır. Dolayısıyla ARI Hareketi, konu bazında görüş paylaşmak üzere biraraya gelen kişilerin seçiminde azami titizlik göstermiş ve ülkemiz yetkililerini mutlak surette katılımcılar arasına yerleştirmiştir.
 
ARI Hareketi’nin tüm toplantı ve organizasyonlarında “saydamlık” esastır. Katılımcı demokrasiyi temel alan “Yeni Toplumsal Anlayış”ın, toplumun tüm kesimlerinin katılımı, paylaşımı, işbirliği ve üretimini amaçlaması çerçevesinde düzenlenen faaliyetler katılıma açıktır. Konferans ve seminerlerin düzenlenme amacının, katılımcı kişi ve kurumların nitelikleri ile birlikte tanıtımının ve toplantı sonuçlarının basılı hale getirilerek mümkün olduğunca geniş bir kesime dağıtılması; yapılan faaliyetin sonucundan kamuoyunun somut bir şekilde faydalanabilmesi amacına dayanmaktadır. Bu toplantılara; düzenlendiği ilin yerel yöneticileri, bölge milletvekilleri, üniversite öğretim üyeleri, öğrenciler ve medya temsilcileri, gerek konuşmacı, gerek dinleyici olarak davet edilmişlerdir.
 
ARI Hareketi’nin konuşmacı veya düzenleyici olarak yer aldığı toplantılardan herhangi birinde münferit bir olaydan bahsedilmesi halinde, ARI Hareketi her etkinliğigibi böyle bir durumda da hesap vermeye hazırdırki, bugüne dek yapılan toplantılarda alınan sonuçlar ve kamuoyunun görüşü daima olumlu olmuştur.
 
 
Sonuç olarak;ARI Hareketi, sağlıklı bilgiye odaklı, seçici kurumsal yapısı ve özgüveni doğrultusunda, sivil toplum örgütlerinin gelişimine katkı ve uluslararası sivil toplum örgütleri ile ülkemiz örgütlerinin diyaloğu bazında, uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini sürdürecek ve Türkiye için önemli adımlar atılmasına çalışacaktır.
 
Katılımcı demokrasinin hakim olduğu bir sistemi hedefleyen ARI Hareketi’nin, misyonu doğrultusunda sürdürdüğü siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel tüm çalışmalar, Türkiye menfaati önceliği temel alınarak, bu doğrultuda yapılmaktadır.
 
Yurtiçi veya yurtdışı kökenli olması ayrımı gözetmeden, kuruluşlar arası faaliyetlere karşılıklı iştirak veya katılım da, ARI Hareketi’nin öncelik verdiği bir kavram olan sivil toplum etiği çerçevesinde gerçekleştirilmektedir.
 
Saygılarımızla bilgilerinize sunarız.
 
Kemal Köprülü
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
11 Ekim 2001
 
Yurtdışında Türkiye’nin Tanıtımı ve Uluslararası İlişkilerinin Gelişmesi İçin Çalışan Kurumların Sayısı Artıyor.
 
Yurtdışında yaşayan 6 milyon dolayındaki diasporası ile Türkiye, anavatan dışında en yüksek nüfusa sahip ülkelerden biridir. Almanya, ABD ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünya coğrafyasına yayılan Türkler, 1960’lı yıllarda başlayan işgücü göçünden bu yana, yaşantı ve etkinliklerini farklı boyutlara taşımışlardır.
 
Yaşadıkları ülkelerde, ekonomik ve sosyal hayata entegre ve bizzat üretimin içerisinde olmanın yanısıra, oluşturdukları birlikler ve sosyal kuruluşlarla gerek kendi hakları, gerekse Türkiye açısından önemli kazanımlar ortaya koymaktadırlar. Günümüzde birçok ülkede Türk dernekleri bulunmakta olup bunlar, herhangi bir ulusal zorluk dönemi, bir doğal afet veya benzeri sözkonusu olduğunda ülkemize çok önemli destek sağlamaktadır.
Bunun yanısıra; çalışmalarını uluslararası alana taşıyan, yurtdışındaki sivil kuruluşlarla Türkiye’deki kuruluşların diyalog kurmasında köprü vazifesi gören kurumlar, Türkiye’nin tanıtımı ve lobi faaliyetleri açısından da çok değerli aşamalar kaydetmektedir. Dernek, vakıf, enstitü gibi düşünce kuruluşlarının, üretimleriyle uluslararası alanda etkinlik sahibi olması, çağdaş dünyada yerleşik ve uygulanagelen bir anlayıştır.
 
Sayıları bugün için az da olsa, ivedilikle çoğalması gereken bu kuruluşlara bir yenisi eklendi ve ARI FOUNDATION, merkezi Washington’da olmak üzere ABD’de çalışmalarına başladı.
Türkiye’nin katılımcı demokrasi, hukuk devleti, saydamlık, etik değerler, serbest piyasa ekonomisi gibi 21. yüzyıl gereklerine ulaşması hedefi paralelinde, yurtdışında ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerde bulunmayı amaçlayan ARI Foundation, Türkiye’nin tanıtımı ve lobi faaliyetlerine katkıda bulunmak amacı doğrultusunda, elektronik ortamda ARI Bulletin’i yayınlayacak ve Türkiye hakkında uzmanlarca kaleme alınan makalelerin yer aldığı Insight Turkey kitapçığına da destek verecek.
 
ARI Foundation, Türkiye ve ABD’deki bilgiye dayalı sivil toplum kuruluşlarının diyaloğunu sürekli kılmak, ortak faaliyetlerle pekiştirmek, konu bazında işbirlikleri sağlamak ve Türkiye ile ilgili konularda konferans, seminer, panel etkinlikleri ile bir bilgi ağı temin etmek üzere çalışacak. Bu sayede, Türkiye’nin kurumsal yapıların uluslararası alanda oluşturduğu diyalog ortamında etkinleşmesine katkıda bulunacak olan ARI Foundation ayrıca, ABD ve Kanada’da öğrenim gören çok sayıda Türk gencini elektronik ortamda oluşturulan GençNet haberleşme platformundan yararlandırmayı; gençler başta olmak üzere, akademisyenler ve iş adamlarını da faaliyetlerine dahil etmeyi amaçlıyor.
 
Aynı çerçevede, Avrupa Birliği ülkelerinde paralel faaliyetler sürdürmesi hedefi ile önümüzdeki dönem Brüksel’de bir dernek kuruluşu da gündemde bulunuyor.
Saygılarımızla bilgilerinize sunarız.
 
Emine ÇAĞAN
Genel Sekreter
 
 
8 Ekim 2001
 
 
Katılımcı Demokrasi ile Yöneten Toplum
 
Bireysel Katılımdan Toplumsal Katılıma Giden Yol
 
Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal kaynaklı kriz, ekonomik ve sosyal alanların ötesinde, artık tüm kesimleri etkileyen toplumsal bir kriz haline gelmiştir. Bu paralelde, çare arayışları da yalnızca orta ve dar gelir gruplarını değil, herkesi acil reçeteler arayışına itmektedir. Siyasete katılım çağrıları yüksek sesle dile getirilmeye başlamıştır. Doğrudur; siyasete katılım gereklidir. Ama Türkiye’nin sorunları ne bugün siyasete katılmakla, ne de kısa vadeli çözümlerle alınacak birkaç derin nefesle çözülecek boyutta değildir.
 
Siyaset bir yönetim ve temsil boyutudur; fakat bu boyutun siyasi erk tekelinde bir yönetim mekanizması ile sınırlı kalması sağlıklı değildir.
 
Türkiye’de süregelen siyasi anlayış, ne çağın gerekleri ne de toplumun talepleriyle örtüşmektedir. Siyasi erozyon Türkiye’nin tüm kurumlarını yaralamış; saygınlık ve güven kavramlarını yokolma noktasına getirmiştir. Toplum dinamikleri doğal bir gelişim ve değişim süreci yaşamaktadır fakat mevcut siyasi anlayış içerisinde, bu dinamiklerin katma değer sağlaması mümkün değildir. Bu gerçek de, yeni ve farklı bir siyasete katılım yolu tanımının ortaya konmasını zorunlu kılmaktadır.
 
Bireyler ancak, potansiyelini kullanabileceği ifade ve eylem platformları bulabilirse etkin olabilir. Bu platformlar ise öncelikle, konu bazında kurumsallaşmış oluşumlardır. Ülke yönetiminde yetkin olabilecek insan gücü, çoğunluğun etkin olduğu ortamlarda ortaya çıkabilir.
 
Türkiye’nin mevcut engelleri ve sorunlarını aşması, tabandan tavana topyekün bir değişime bağlıdır ve bu değişimin ana hareket noktası bireydir. Duyarlı bireyler, etkin ve katılımcı sivil toplumu; üreten gençlik nitelikli insan kaynağını; en önemli bu iki toplum katmanının güçbirliği ile sağlıklı üretim-uygulama ve eylem platformları bulması, yeni bir birey ve siyasetçi kimliği ortaya koyacak, gerçek katılımcı demokrasi ve nihayetinde saygın siyaseti oluşturacaktır.
 
Bu doğrultuda ARI Hareketi, “sivil-siyasi kurumlar” ile “Yeni Siyasi Anlayış” kavramlarını ortaya koymakta; Türkiye’nin geleceğinin ancak bu yapı felsefenin Türk siyasal ve toplumsal yapısında hakim olmasıyla şekilleneceğine inanmaktadır. Yeni Siyasi Anlayış’ın temel dinamikleri, gençlik ve sivil toplumdur.
 
Bu anlayışta, sivil ve siyasi kesimlerin yönetim sorumluluklarını paylaşması esastır. Bu paylaşım, bireysel duyarlılık ve üretimlerin gelişimi, yerel, bölgesel ve ulusal kurumların üretimi, bu üretimlerin siyaset platformunda değerlendirilerek uygulanabilmesidir.
 
 
 
 
Yeni Siyasi Anlayış”ın kurumsal yapıları sivil-siyasi oluşumlar, hareketler, ulusal ve yerel enstitüler, vakıflar ve derneklerdir. Türkiye’de gençler başta olmak üzere tüm toplum kesimlerinin katılım sorunları vardır ve somut politika üreten kurumlarımız azdır. Oysa siyasete etki etmenin yolu, toplumsal sorunlarla mücadele eden, konu bazında çalışan kurumlardan geçmektedir.
 
Türkiye’de gerçek bir katılımcı demokrasiden söz edebilmek ve siyasete katılım yolunun açılabilmesi için ilk adım, katılım bilincinin yerleşmesidir. Öncelikle toplum duyarlılığının arttırılması, insanımızda gönüllülük anlayışının yerleşmesi gereklidir. Bu doğrultudaki bireysel emek ve çabaların değerlendirilmesini sağlayacak yerel, bölgesel ve ulusal kurumlar da sivil toplum örgütleridir. Yerel kalkınmada, eğitimde, sosyal güvenlikte, dış politikada ve daha sayısız konuda araştıran, üreten, toplumu duyarlı hale getiren enstitülere ihtiyaç vardır. Sivil örgütler, toplumsal paylaşımı, işbirliğini ve güveni sağlamadaki etkinlikleri ile katılımcı demokrasinin sosyal yapıtaşlarını da oluştururlar.
 
Sivil kurumlar nezdindeki başarı ve somut gelişmeler, toplumu her alanda katılıma teşvik edecek zemini yaratacaktır. Bölgesel bir sorunun çözümü için oluşturulacak ortak güç, o bölgenin yerel liderlerini günışığına çıkarır. Yerel Kalkınma enstitüleri ile konu bazında çalışan sivil toplum örgütlerince üretilen çözüm önerileri, ülkelerin kalkınma ve ilerleme yolunun temel taşlarıdır. Bireyden başlayan katılım sürecinin nihai noktası siyasete katılım olacak; katılım dinamiği yöreselden ulusala taşınacaktır.
 
Gençlik başta olmak üzere toplumun duyarlı hale gelmesi; sivil toplum anlayışının güçlenmesi ve bu toplumsal birliğin siyasi alana fikirsel ve insan gücü olarak katılımını temin edecektir. Fakat, zihinsel ve yapısal olmak üzere iki alanda yaşanması gereken değişim süreci kısa bir dönemi kapsamayacak kolay olmayacaktır.
 
Teşhisi doğru koymak, bu teşhiste toplumsal uzlaşmayı sağlamak, yeni bir tasarım ve eylem boyutu ile bu eylemi gerçekleştirecek kişi ve kurumları harekete geçirmekten oluşan bu süreç, uzun solukludur; sabır ve emek gerektirmektedir. Fakat getireceği kazanım;
Katılımcı Demokrasi kapsamında, Üreten ve Yöneten Toplum’dur.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
 
 
 4 Ekim 2001
 
 
GENÇ ARI YENİ DÖNEM ANADOLU SEYAHATLERİNE 7 EKİM’DE MUĞLA İLİ İLE BAŞLIYOR.
 
Genç ARI “Katıl ve Geleceğini Yarat” Projesi Yeni Dönem Toplantı Programı, 2001 yılı Sonuna Kadar, Muğla, İzmir, Çanakkale, Trabzon, Adana, Antalya, Isparta, Bolu, Samsun, Edirne, Eskişehir, Kütahya ve Kıbrıs’ı kapsıyor.
 
Ülkemizin sahip olduğu en büyük değerlerden biri, demografik yapısındaki genç nüfusun oranıdır. 15-25 yaş arasındaki 18 milyonu bulan gençlik, 21. yüzyıl Türkiye’sinin teminatı ve Anadolu’nun çağdaş dünyaya dönük olan yüzüdür.
 
Bu bilinç doğrultusunda ARI Hareketi, katılımcı demokrasi idealine ulaşmada en çok destek görmesi gereken kesim olan gençliği etkin hale getirmek ve desteklemek amacıyla, bünyesi içerisinde Genç ARI oluşumuna yer vermiştir. Genç ARI tarafından 1999 yılında “Gençlik ve Katılım” başlıklı bir projenin temelleri atılmıştır. İlk adım olarak bu yönde araştırmalar yapılmış; aileden başlayarak, eğitim sürecinde, sosyal hayatın her alanında ve yönetim mekanizmalarına katılımları karşısında hakim olan yöresel ve ulusal engeller, bizzat gençlerle birlikte tesbit edilmiştir. Gençleri, kendilerini ve Türkiye’yi ilgilendiren her alanda etkin ve söz sahibi yapma yolunun, öncelikle gençlik duyarlılığının arttırılması ve bu engellerin doğru tesbitinden başlayacağı bilinci ile, Ankara’dan Erzincan’a; Malatya’dan Isparta’ya birçok ilde yapılan toplantılarda bir metodoloji oluşturulmaya çalışılmıştır. Teknolojiye, sınırsız ilerlemeye, çağdaş dünyanın kazanımlarına ve bu kazanımları ülke gerçeklerine uygulamaya en yatkın kesim olan gençlerimiz, öğrenci kulüplerinden başlayarak, sivil toplum örgütlerine, düşünce kuruluşlarına ve siyasete katılıma teşvik edilmiştir. Ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda ülke geleceğinde rol oynamaları gereği vurgulanmıştır.
 
Katıl ve Geleceğini Yarat” ismiyle özdeşleşen proje kapsamında, Genç ARI tarafından ziyaret edilen 20 ilde bugün, kendi değer ve yapabilirliğinin bilincinde bireyler vardır. Bu gençler, sorumluluk, sahiplenme ve katılım bilincinin yöresel neferleri olmuşlardır. Katılım felsefesi, bu öncülerle tüm yurt sathına yayılacak ve benimsenecektir. 1999 yılından bu yana yılda bir kez gerçekleştirilen geniş katılımlı konferanslar, 500 dolayında genci biraraya getirmekte ve ortak projeler oluşturmalarına imkan sağlamaktadır. Türk gençliğinin elektronik ortamda haberleşme ve bilgi paylaşımını sağlaması hedeflenerek, uzaklıkları sıfıra indiren GençNet, bu somut projelerden biridir. ( www.gencnet.org ).
 
Genç ARI, 2001-2002 döneminde de yoğun bir seyahat ve toplantı programı uygulamayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda, 2001 yılı sonuna kadar gidilmesi amaçlanan iller; Muğla, İzmir, Çanakkale, Trabzon, Adana, Antalya, Isparta, Bolu, Samsun, Edirne, Eskişehir, Kütahya ve Kıbrıs’tır.
 
Yeni dönemin ilk seyahati, 7 Ekim tarihinde Muğla’ya gerçekleştirilecek ve Genç ARI temsilcileri, Muğla’lı gençlerle biraraya gelecektir.
 
 
 
 
“Katıl ve Geleceğini Yarat” felsefesine inanan ve yayılması için çalışan gençlik dinamiğini, ideal Türkiye hedefi doğrultusunda gelecekte çok büyük bir sorumluluk beklemektedir. Ve bu süreçte gençlerimizi destekleyecek, inanç ve güvenle yanlarında olacak, mücadelelerinde katkı sağlayacak öncülere ihtiyaç vardır. Katılım bilinci eksikliğini de kapsayan ve Türkiye’nin aşması gereken sorunların temelinde yatan mevcut siyaset anlayışı, yanlış yönetim ve bu yanlış yönetimi kabullenme durağanlığının aşılması şarttır.
 
ARI Hareketi bu yolda üzerine düşen sorumluluğun bilincindedir ve ülkemizde benimsenmesini amaçladığı katılımcı demokrasi, hukuk devleti, saydamlık, hesap verme sorumluluğu ve etik değerlere dayanan “Yeni Siyasi Anlayış” doğrultusunda yaptığı tüm çalışmalarda gençlerle birlikte hareket etmektedir.
 
Saygılarımızla bilgilerinize sunarız.
 
Emine ÇAĞAN
Genel Sekreter
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
9 Ağustos 2001
 
21. YÜZYILDA, ULUSAL GÜVENLİK KAVRAMININ KAPSAMI GENİŞLEMEKTEDİR
 
Türkiye, jeopolitik konumu itibariyle, dünya ülkeleri içerisinde farklı bir yere sahiptir. Soğuk savaşın bitmesi ile siyasi ve ekonomik dengelerin yeniden şekillendiği günümüzde, güvenlik ve savunma konularındaki tüm gelişmeler Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmektedir. Bu bağlamda ulusal güvenlik, 21. yüzyılda yepyeni bir tanıma kavuşmuştur. Bu tanım, ulusal güvenliği yalnızca potansiyel askeri tehditlerin bütünü olarak algılamamakta; bunun ötesinde bir ülkenin siyasi, ekonomik, sosyal ve kurumsal yapısının da ulusal güvenlik kavramı dahilinde değerlendirilmesini öngörmektedir. Meseleye bu açıdan yaklaşıldığında, ulusal güvenlik konusunun çok boyutlu ve çok aktörlü bir alan olduğu görülecektir. Hatta teknolojinin sınırsız ilerlemesi paralelinde, güvenlik kavramının kapsamı önümüzdeki on yıl içerisinde daha da genişleyecek; iletişim alanını etkisi altına alacak, bireylere ve kurumlara ait özel alanlara da uzanarak, evleri ve ofisleri dahi kapsar hale gelecektir.
 
ARI Hareketi, yeni yüzyılda bir ülkenin ulusal güvenliğinin sağlanmasının, dış tehditlere karşı korunmasının yanısıra, siyasi istikrar ve güvenin temini, sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya geçilmesi ve sosyal adaletin hakim kılınması ile mümkün olabileceği görüşündedir. Bu bütünün güven ve itibar temelleri ile oluşturulmasının mutlak gereği ise, her alanda etik standartlar dahilinde hareket edilmesidir. Bu alanların herhangi birinin eksik bırakılması, ulusal güvenliğin tehdit edilmesine yol açacak sonuçlar doğurabilecektir. ARI Hareketi, bu saptamadan hareketle Türkiye’nin bu anlamda tanımlanmış ulusal güvenliğinin sağlanması ve konsolide edilmesine yönelik reform önerilerini hazırlamakta ve kamuoyunun dikkatine sunmaktadır.
 
Bu doğrultuda, ARI Hareketi bünyesinde gerçekleştirilen faaliyetlerden biri, üç yıldan bu yana düzenlenen ve geleneksel hale gelen güvenlik konulu uluslararası konferanslardır. 1999 yılında “Doğu Akdeniz’de Güvenlik ve İşbirliği”, 2000’de “21. Yüzyılda Güvenli Bir Avrasya” ve 2001’de “21. Yüzyıl Avrupa’sında Güvenlik ve İşbirliği” konferanslarında, yurtiçi ve yurtdışından dünya çapında söz sahibi uzmanlar, konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, akademisyenler ve devletin yetkili organları ortak platformda buluşturulmuş fakat konuyla ilgili politika üretmesi gereken siyasi partilerden katılım olmaması da ilgili çevrelerce yadırganan bir nokta olmuştur. Sonuçlarının yayın haline getirilerek kamuoyuna sunulduğu bu konferanslar, 2002 yılında da güvenlik ana teması ile sürecektir.
Burada ana amaç, bilimsel bir bakış açısı ile hazırlanmış politika önerilerinin sunularak, bu alanlarda toplumsal uzlaşmayı yaratacak katılımcı süreçlerin başlatılmasıdır. Oysa ki, ulusal güvenlik konusunun polemik yaratmaya ve kısa vadeli siyasi kazanım elde etmeye yönelik anlık çıkışlarla ülkemizin gündemine taşınması, bu amaca hizmet etmemektedir. Tam tersine, içerik taşımayan bu tip çıkışlar, ülkemizin ihtiyaç duyduğu diyalog ve uzlaşı sürecini baltalamakta ve geniş anlamda ulusal güvenliğin tesis edilmesini zorlaştırmaktadır. Saygılarımızla,
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
6 Ağustos 2001
 
Eğitim ve Spor Gönüllüleri,
KATILIM VE PAYLAŞIMA DAYALI BİR TÜRKİYE İÇİN,
Türkiye Gönüllülerini Harekete Geçirdi.
 
Paylaşım ve yardımseverlik kavramları, yüzyıllara dayalı Türk kültür mirası ve gelenekleri içerisinde özel bir yere sahiptir. Türk insanının yapısında yer alan birlik ve dayanışma örgütlenmesinin tarih boyunca, özellikle kurumsallaştığı aşamalarda toplumsal hayata yadsınamaz katkıları olmuştur.
 
Fakat ne yazık ki zaman içerisinde, özellikle son yıllarda, ekonomik ve siyasal faktörlerin sosyal hayata negatif etkileri ile sivil hayattaki birlik ve dayanışma inisiyatifi darbe almıştır. Gelir dağılımındaki dengesizliğin neden olduğu sosyal ve kültürel gerileme, duyarsız ve kendine dönük bir birey yapısı oluşturmaya başlamıştır. Tüm bu olumsuz faktörlere ek olarak, halkımız son zamanlarda birleştirici bir başarı örneği görmekte de zorlanmaktadır. Oysa Türk insanı, yapısı itibariyle duyarlılık sahibidir. Bu duyarlılığın halen yaşadığı ve su yüzüne çıkması için öncülere ihtiyaç duyduğu gerçeği, 4 Ağustos tarihinde kanıtlanmıştır.
 
Türk sporunun köklü bir klübü, değerli bir sporcusu ve konu bazında öncü bir sivil toplum örgütünün kutsal bir amaç olan eğitim için biraraya gelmeleri, kitleleri harekete geçirmiştir. Toplum duyarlılığı yarının Türkiye’sini oluşturacak çocuklarımızın eğitimi için bütünleşmiş ve çok önemli bir kazanım ortaya çıkmıştır.
Miktarına bakılmaksızın kendi ölçüleri dahilinde bağış yapan, bilet alan tüm vatandaşlarımız, ortak bir ideal doğrultusunda kendi katkılarını sunmuşlar; jübile gelirini bir eğitim kampanyasına hediye eden ve bu hizmete herkesi ortak etmeye çalışan davete duyarsız kalmamışlardır. İşte sivil toplum dinamiği ve birleştirici gücü budur. Hayatın vazgeçilmezi olan eğitim, sosyal hayatın birleştirici ve geliştirici yönü olan sporla bütünleşebilmekte ve katma değer yaratmaktadır.
 
Değerli sporcu Mehmet Özdilek başta olmak üzere, Beşiktaş Spor Klübü, Türk futbolunun dünya elçisi olan Fatih Terim ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı Başkanı İbrahim Betil’i, eğitim, gençlik, spor ve sivil toplum değerlerini ortak paydada buluşturma gayret ve başarılarından dolayı kutluyoruz. Fatih Terim’in, Milan’ı ülkemizde getirerek, İtalya-Türkiye ilişkilerini olumlu yönde etkileyecek bir paylaşıma sporla aracı olma başarısının da gözardı edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.
 
ARI Hareketi olarak; Türkiye’nin en güçlü dinamikleri olduğuna inandığımız sivil toplum ve gençliği, konu bazında bir amaç etrafında biraraya getiren bu adımın örnek teşkil edeceğine; katılım ve paylaşıma dayalı yeni bir toplum bilinci yaratmada öncü olacağına inanıyoruz.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
1 Ağustos 2001
 
PARTİ BİNASI İÇİNDE HAPSOLAN SİYASİ YAPI, DEMOKRASİYE HİZMET EDEMEZ.
 
4-5 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirilecek ANAP Kongresi’nde oy kullanacak 1227 delege, halkın iradesine kulak vermeli, demokrasiyi tercih etmelidir.
 
Türkiye’yi eski ve köhne anlayışları ile yönetmeye çalışarak, ülkemiz siyasetini çıkmaza sokan, seçmen ve siyasetçi arasındaki güven unsurunu elbirliği ile yokeden siyasi partiler, ardarda düzenledikleri kongrelerde mutluluk oyunu oynamakta ve ancak, bozuk düzenlerini koruma konusunda ortak paydada buluşmaktadır.
Haketmediği halde, sürekli olarak yapılan hataların bedelini ödeyen Türk halkı, siyasi erkin şu anki sahiplerini artık muhatap kabul etmemekte; halkın duyarlılığı giderek artarken, yetişmekte olan genç nüfus dünya standartlarında bir gelecek istemektedir. Talep edilen ve uygulanmaya çalışılan iki farklı anlayış ve yönetim tarzının karşı karşıya olduğu bu dönemde halkımız, kendi çapında sanal bir başarıdan öteye gidemeyen kongre görüntülerine şahit olmamalıdır.
 
Maalesef günümüz siyasetçisi, siyasi partilerin varoluşunun halkın inisiyatifinde olduğu bilincinden uzaktır. Genel başkan sultasına, antidemokratik yönetime, Meclis’te yer aldığı halde, sağduyu sahibi herkesin değişmesi gereğini ifade ettiği Siyasi Partiler Kanunu’na ses çıkarmayan, yaşananları kendi çıkarları doğrultusunda sineye çeken yönetici ve delegeler, artık parti binası dışındaki gerçek Türkiye’ye bakmalıdır.
 
Türk siyasi hayatına 1983 yılında dahil olan, tek başına iktidar olanağını bulan fakat sağladığı değişim dinamiği ve başarıyı hızla yitiren ANAP da, bugün geldiği noktada, genel başkan ve delegeler ile sınırlı, seçmensiz siyasi partilerden biridir. Hukukun, saydamlığın, hesap verme sorumluluğunun, etik değerlerin ve katılımın hakim olacağı bir dünyada; oy oranını, barajı geçememe sınırına getiren; yolsuzluk ve aklanma kelimeleriyle anıldığı halde bundan rahatsızlık duymayan partilerin yeri yoktur.
 
Herşeye rağmen, bugünkü siyaset ortamında dahi, parti kongrelerinde mevcuda itiraz eden sorumlu bireyler çıkmaktadır. Sağduyunun gereği, bu mücadelenin sağlıklı değerlendirilmesiyle demokrasiye bir adım daha yaklaşmaktır. Parti delegeleri, toplumun artık kabul etmediği siyasi yapıyı değiştirmedeki sorumluluklarının bilincine varmalıdır. Parti içi demokrasiye ulaşmak için gösterilen çaba sağlıklı bir siyaset bütününe yönelik çabadır.
Yerinde sayma kavramının yeryüzünden kalktığı günümüz dünyasında, sağlıklı değişime yönelik her adım, Türkiye’nin geleceğine hizmet edecek; siyasete vurulan kilit, sağduyu ve cesaretle açılacaktır.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
 
3 Temmuz 2001
 
 
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 29. Olağan Kongresi, siyasi partilerle seçmenler arasında oluşan uçurumu bir kez daha örnekledi.
 
Cumhuriyet Halk Partisi, 1995’teki oy oranını 1999 seçimlerinde % 20 oranında yitirmiş ve Meclis’te temsil hakkını elde edememiştir. CHP, aldığı ağır darbenin ardından yenilenme sürecine girmek yerine, seçmen kitlesinden gün geçtikçe daha da kopmaktadır. Son kongrede yaşanan tablo, bunun somut örneğidir.
 
Siyasi partiler, demokrasinin temel taşları, halkın taleplerini bütünlemek ve uygulanabilirliğini sağlamak için varolan, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi parti kurumları, halkın temsili adına sorumluluk ve yükümlülük alır; üretim yapar, seçmenleri, taraftarları ve uygulamaları ile varlık gösterirler. Türk siyasi partileri ise, gelişemez, ilerleyemez, kitle partisi kavramından uzak dar yapılar haline gelmiş ve bu işleyiş, günümüzün seçmensiz siyasi partilerini oluşturmuştur.
 
Coşkuyu yaratan ümit ve inançtır; seçmenler, ülke yönetimi için yeterlilik ve muktedirliğine inandığı kadroları destekler. Ardarda gerçekleştirilen siyasi parti kongrelerinde görülen ise, Genel Başkan – milletvekili – delege üçlüsünün, kendi bünyeleri içerisinde, varolmayan başarıların sevincini yaşadıklarıdır.
 
Parti kongrelerinde gördüğümüz antidemokratik manzaralar, siyaset etiği ile bağdaşmayan uygulamalar, oy tercihlerindeki geniş çaplı kaymalar ve “partili” kavramının yokolmaya başlaması, eski siyasi sistem ve temsilcilerinin halk tarafından tasfiye edilme yoluna girdiğinin ipuçlarıdır.
 
Çözüm değişimdir. Çağdaş ve yeni bir anlayışın temsilcilerinin Türk siyasi sisteminde yer alması; Türkiye’nin katılımcı demokrasi, hesap verme zorunluluğu, şeffaf yönetim ve etik değerlere dayalı bir hukuk devleti olmasıdır. Bu değerlerin hayata geçmesi, temsil eden ve temsil edilen kesimler arasında inancı ve güveni yeniden temin edecektir.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
 
7 Haziran 2001
 
 
ANAP UZATMALARI OYNUYOR
 
57. Cumhuriyet Hükümetinin kuruluşundan bu yana İçişleri Bakanlığı’nı yürüten Sadettin Tantan, görevden alınmasının ardından partisinden istifa etti. Tantan, yolsuzlukla mücadele yolundaki çalışmaları ve bu çalışmaları üniversiteler, akademik çevreler ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği çerçevesinde yapması ile toplum gözünde saygınlık ve güven odağı olmuştu.
 
Siyasi boşluklardan faydalanılarak boyutları gitgide artan yolsuzluk konusunda Sadettin Tantan, göreve gelişinden itibaren kapsamlı operasyonlar başlattı. Suni gündemlerin ardına saklanan yolsuzluk ve rant ekonomisini Türk halkının gözleri önüne sermede öncü oldu. Yolsuzlukla mücadele yolundaki başarılar, olayların vahim boyutlarını gözler önüne sermenin yanısıra, toplum duyarlılığını harekete geçirmede önemli mesafe katedilmesini sağladı. Halka yaklaşımı ve gerçekleri ifade etmedeki cesur tarzı itibariyle saydam siyaset adamı tavrı sergileyen Tantan, Türkiye’nin değişim mücadelesinin gelişimine büyük katkı sağladı. Türk halkının inanç ve güveni, Sadettin Tantan’ın şahsında odaklandı.
 
Fakat Türk siyasi sistemi bugün için, temiz siyasetçi ve uygulamalarını sindiremeyen bir anlayışın esiridir. Süregelen yanlış işleyişe ters düşen kişi ve uygulamalar sistemin çarkları içerisinde eritilmeye çalışılmaktadır. ANAP’ın iç bünyesinde yaşanan anlaşmazlıklar sonunda, Hükümet’e itibar kazandıran bir Bakan görevden alınmış ve iktidar ortağı MHP ve DSP de bu değişikliğe destek vermiştir. Bu olay, 57. Hükümet’in devamlılığında parti çıkarlarının ne kadar ön plana konduğu ve bu doğrultuda, pamuk ipliğine bağlı olduğunun göstergesidir. Türkiye, halk desteğini kazanmış bir siyasetçinin partisinden uzaklaşmak zorunda bırakılışına şahit olmuştur. ANAP Genel Başkanı da, bir kez daha kamu iradesini hiçe saymıştır.
 
Halkımızca özlenen Türk siyasetçisi kimliğinde, birtakım mutlak özellikler aranmaktadır. Bu özellikler, ülke önceliklerini kavrama ve uygulamada yetkin, yurtiçi ve yurtdışında itibar sahibi, kamu vicdanında güvenilir olmak şeklinde özetlenebilir. Sadettin Tantan, bunlara sahip olmanın yanısıra, halkın kendini temsile layık gördüğü, desteklediği ve kamu vicdanı ile bütünleşmiş bir siyasi kişiliktir. Türk halkı, yarınları için Tantan ve temsil ettiği değerlere sahip çıkacaktır.
 
Seçmenini kaybeden, güvenilirlik ve itibarını kendi eliyle zedeleyen ANAP, Türk siyasi hayatından tasfiye edilmesi gereken bir parti olduğunu kendi uygulamaları ile kanıtlamaktadır. Türk toplumu kararı, cesareti ve seçmen iradesinin gücü ile bu tasfiyeyi gerçekleştirecektir.
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
 
23 Mayıs 2001
 
 
TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL SİLKELENME
 
Ülkemizi içinde bulunduğu duruma sürükleyen siyaset anlayışının yanısıra; bitmek bilmeyen yolsuzluk dosyaları, siyasetçilerin birbiri ardına yargı karşısına çıkması, özrü olmayan uygulamaları savunma çabaları, devlet zirvesine yakışmayan kavga ve atışmalar, partiler bünyesinde yaşanan antidemokratik işleyiş, siyasi partileri, halkın gözündeki düşüşün yanısıra kendi içlerinde de kırılma sürecine sokmuştur. DSP Kongresi ile somut örneğini yaşadığımız parti içi demokrasi yoksunluğundan ileri gelen çatlamalar, önümüzdeki günlerde sürecek, diğer partilerde de farklı olaylarla karşımıza çıkacaktır.
 
Türk siyasi hayatına en önemli darbeleri vuran lider sultası, diğer partilerde olduğu gibi ANAP’ta da hakimdir. Fakatbutesbit,yalnızca DSP ve ANAP’a özgü değildir. Bu yanlış işleyiş, siyasi partilerin üretim, yönetim, temsil kabiliyetlerini yitirerek, misyonunu kaybetmesine neden olmuştur. Bugün ülkemizde “kitle partisi” kavramını örnekleyecek bir oluşum bulunmamaktadır.
 
Oysa siyasi partiler, ortak bilinç, ortak söylem ve buna bağlı hareketle hayat bulur. Olumlu veya olumsuz açıdan yalnızca kişiye veya olaya odaklanan politikalar, bir siyasi kurumun aczi ve sonudur. Misyon ve vizyon kaybının yarattığı bu düşüş, Türk siyasi sistemi ve siyaset kültüründe topyekün bir değişimin itici gücü olmuştur. Yaşananlar sonucu, Türkiye’de eski siyasi anlayış kırılmış; temsilcileri ise toplum nezdinde onarılamaz yaralar almıştır. Bu kırılma ile gerekli olan zihinsel değişim, toplumsal silkelenme ve yepyeni bir yapılanma başlamıştır. Türkiye, bu eski anlayışı ve temsilcilerini yakasından silkeleyecektir. Artık ülkemizde mevcuttan farklı bir siyaset etme anlayışı ile farklı bir siyaset kültürü yerleşecektir.
 
Kişi ve kurumların tasfiyesi, ancak ve ancak toplum tarafından gerçekleştirilebilir. Ve Türk halkı nezdinde bu tasfiye süreci son derece nettir. Toplum iradesi, ilk eylem fırsatında tasfiye sürecini işletecek, kendini temsil etme yetkisini yeni kadrolar ve kurumlara verecektir.
 
Türk siyasi hayatı bu süreçte, hukuk devleti, şeffaflık, hesap verme zorunluluğu ve etik değerler etrafında, katılımcı demokrasinin gereklerini uygulayarak yükselecektir. Bu değişimin öncüsü ve gerçek sahibi, sağduyusunu siyasetçinin önüne geçiren Türk toplumudur.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
18 Mayıs 2001
 
 
Geleceğin Türkiye’sini “Katıl ve Geleceğini Yarat Felsefesi” Şekillendirecektir.
 
21. yüzyılda “Gençlik ve Spor Bayramı”nı kutlarken, gençlerimize katılım imkanları yaratamamak Türkiye’nin ayıbıdır.
 
15-25 yaş arasındaki 18 milyon genci ile Türkiye, Avrupa’nın en genç nüfusa sahip ülkesidir. Gençlik, küresel gelişmeleri, teknoloji ile bağlantılı bilgi akışını takip, kavrama ve uygulamaya en yakın kesimdir. Fakat, ülkemizde, kendi potansiyelini değerlendirme, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda söz sahibi olma imkanını bulamamaktadır.
 
Olması gereken; donanımlı genç nüfus gücünün, üretim ve yönetim kademelerinde değerlendirilmesidir. Ve bunun yolu, gençlik başta olmak üzere tüm toplum kesimlerinin sağlıklı katılım imkanlarına kavuşmasıdır. Toplumun çekirdeği olan aileden başlayarak, eğitim ve sosyal hayatın her alanında ülkemiz insanları, kendilerini ifade etme imkanı bulacakları üretim ve eylem platformlarına katılabilmelidir. Ekonomik, siyasal ve sosyal alanda toplum dinamiği ancak bu şekilde bütünlenebilecek ve ülke gelişimine yönlenecektir.
 
Bu bilinç ve yarınları şekillendirmede Türkiye’nin öncüsü olacak gençliğe verdiği önemle ARI Hareketi, kendi bünyesinde Genç ARI özerk oluşumunu kurmuştur. Tüm Anadolu’yu kapsayan çalışmalarla Genç ARI, gençliği katılıma yönlendirmek ve üreten, paylaşan ve etkin bir gençlik yaratılmasına katkıda bulunmak için çalışmaktadır. Bu doğrultuda, 12-13 Mayıs tarihlerinde Anadolu’nun genç yüzünü temsil eden 500 kişilik bir topluluk, II. “Katıl ve Geleceğini Yarat” konferansında biraraya gelmiştir. Gerçekleştirilen Anadolu toplantılarında gençlerin yerel, bölgesel ve ulusal sorunları irdelenmekte, kalıcı çözüm önerileri aranmaktadır. Türk gençliğinin elektronik ortamda ortak iletişim, haberleşme ve bilgi paylaşımı adresi olarak kurulanGençNet, (www.gencnet.org) geniş katılımlı Türk gençlik platformunun temeladımıdır. “Katıl ve Geleceğini Yarat” bir isim değil, bir felsefedir ve Türk gençliğinin ortak bilinç ve idealini ifade etmektedir.
 
Bugüne dek, mevcut imkanlarını kullanabilme başarısını gösterememek, Türkiye’nin başlıca özelliklerinden olmuştur. Fakat yönetemeyen ve üretemeyen anlayışın dönemi artık sona yaklaşmıştır. Gençlik kendi inisiyatifi ile kendi geleceğini şekillendirecek; Atatürk’ün kendisine hediye ederek onurlandırdığı 19 Mayıs’ları 21. yüzyıl normlarında yaşayan bir Türkiye’de kutlayacaktır. ARI Hareketi bu yolda gençlere inanmakta ve güvenmektedir.
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
11 Mayıs 2001
 
ANADOLU’NUN GENÇ YÜZÜ 11-13 MAYIS TARİHLERİNDE İSTANBUL’DA BULUŞUYOR.
 
Genç ARI ve Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü – IRI tarafından düzenlenen II. “Katıl ve Geleceğini Yarat” Konferansı, 42 il ve 62 üniversiteden 500 genci biraraya getiriyor.
 
Genç ARI ve IRI, 1999 yılında bir gençlik projesinin temellerini attı. “Katıl ve Geleceğini Yarat” başlıklı proje; yarınların sahibi olarak görülen gençliğe verilen önemle, gençlerin gerek kendi, gerekse ülke meselelerinde gösterdiği duyarlılığın arttırılması, katılıma ve her alanda etkin olmaya yönlendirilmesi amacıyla başlatıldı.
 
Projede, ülke nüfusunda sahip olduğu oran ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği bilgi ve teknoloji akışından yararlanmada ülkemizin en önde gelen kesimi olan gençliğin, geleceğin şekillendirilmesinde etkinlik ve güce sahip olmasının, ailede ve eğitim döneminde sağlanan sağlıklı bilgi akışı ve katılım imkanlarının geliştirilmesi gereği temel alındı.
Bu doğrultuda, gençlerin duyarlılığının arttırılmasının yanısıra, önlerindeki katılım engellerinin kaldırılması için sahip olduğu potansiyeli harekete geçirme yolları yine gençlerle birlikte irdelenmeye başlandı.
 
İlk adım olarak, Strateji Mori Araştırma tarafından 12 ilde yapılan “Gençlik ve Siyasi Katılım” başlıklı araştırmanın sonuçları, Anadolu’nun çeşitli illerinde gençlerle paylaşıldı. İl toplantılarında, üniversite, sivil toplum örgütleri ve siyasi partilere mensup gençlerle, bölgesel ve ulusal alanda gençlerin sorunları, yönetim mekanizmalarına katılımları karşısındaki engeller ve çözüm yolları tartışıldı. 15-25 yaş arasındaki 18 milyonluk nüfusu ile gençliğin ekonomik, siyasal ve sosyal alanda ülke geleceğinde söz sahibi olabilmesinin temini yolları arandı.
 
1999 sonundan 2000 yılı ortalarına kadar yapılan seyahatler ve alınan sonuçların bütüne ulaştırılması amacıyla 12-14 Mayıs 2000 tarihlerinde İstanbul’da “Katıl ve Geleceğini Yarat” konferansı gerçekleştirildi. 22 ilden 300 gencin biraraya geldiği konferansta, toplantılar sonucu ortaya çıkan sonuçlar derlendi ve “GençNet” projesi ortaya çıktı.
 
Türk gençliğinin ortak iletişim adresi olması hedeflenen GençNet’in, günümüzün en hızlı ve geniş kapsamlı iletişim imkanını sağlayan elektronik ortamda, gençlerarası haberleşme, bilgi ve proje paylaşımını en üst düzeyde sağlayan, katılımcı demokrasinin temel alındığı bir gençlik platformu olması amaçlanıyor. Sürekli geliştirilmekte olan GençNet web sayfasının günlük ziyaretçi sayısı onbinlere ulaşmış bulunuyor.
 
Genç ARI, bugüne dek proje kapsamında, Samsun, Konya, Antalya, Gaziantep, Ankara, Eskişehir, Erzincan, Adana, İzmir, Edirne, Bursa, Sakarya, Kütahya, Ankara, Malatya, Isparta, Muğla ve Adana’yı kapsayan 18 ilde toplantılar düzenledi.
 
Proje bünyesinde 12 ilde yapılan gençlik araştırmasının verileri ve siyasal, sosyolojik açıdan değerlendirilmesi ile araştırma sonrası yapılan Anadolu toplantılarının genel değerlendirmesinin yer aldığı yorumlar “Türk Gençliği ve Katılım” başlıklı bir kitap haline getirildi. Bu yayının yanısıra, Genç ARI tarafından hazırlanan “21. YüzyılDergisi”nin 4. sayısıda gençlerle buluştu.
 
Ve 11-13 Mayıs tarihlerinde, “Katıl ve Geleceğini Yarat” felsefesini benimseyen Anadolu’nun genç yüzü, ikinci kez İstanbul’da buluşuyor. Maslak Princess Otel’de gerçekleştirilecek II. Gençlik Konferansı’na, 42 il ve 56 üniversiteye mensup 500 genç iştirak edecek. Sosyal aktiviteleri de kapsayan program dahilinde gençlik temsilcileri kendileri ve ülkemiz için yeni projelere imza atacak.
 
Konferansta, ARI Hareketi adına Gençlik Direktörü Damla Gürel ile IRI Türkiye Temsilcisi Kristen McSwain’in açılış konuşmaları ve barkovizyon gösterisinin ardından, Strateji Mori tarafından yapılan Gençlik Araştırmasının sonuçları ve “GençNet” projesinin geldiği nokta sunulacak. “Katılımın Önündeki Engellere Rağmen Konusunda Başarılı Olmuş Kişiler ve Anadolu’daki Genç Girişimciler” başlıklı üç bölümlük bir panelin de yer aldığı konferansın son konuşmacısı, ARI Hareketi Genel Koordinatörü Kemal Köprülü olacak.
 
·        ARI Düşünce ve Toplumsal Gelişim Derneği üyesi İzzet Pinto’nun moderatörlüğündeki “Spor ve Sanat” panelinde, Sanatçı Meltem Cumbul, Yazar Mario Levi, Atletizm Türkiye rekortmeni Aslı Ergenç, A Milli Basketbol Takımı Kaptanı Orhan Ene, Erzincan Paraşütçüler Derneği Başkanı Levent Albayrak ve Samsun Düşevi Tiyatro Topluluğu’ndan Cem Kaynar,
·        Gazeteci ve Netwise Genel Müdürü İpek Cem’in moderatörlüğündeki “Medya, İş Dünyası ve Siyaset” panelinde, TV Programcısı Mithat Bereket, İşbankası Genel Müdürü Ersin Özince, Netbul.com Genel Müdürü Elif Ergani, Adana Milletvekili Tayyibe Gülek, ATSA Başkanı Levent Yanık ve Akdeniz Üniversitesi Ekonomi İşletme Klübü’nden Tugay Fidan,
·        ARI Düşünce ve Toplumsal Gelişim Derneği Başkanı Selim Ergüder’in moderatörlüğündeki “Sivil Toplum” panelinde ise Burhan Karaçam (TEGV), Bülent Arslan (Türk-Alman Forumu), Türkan Saylan (ÇYDD) ve Nasuh Mahruki (AKUT) konuşmacı olacaklar.
 
Konferansının ikinci gününde, 25 kuruluşun katıldığı bir Sivil Toplum Fuarı da düzenlenecek. Ülkemizin önde gelen sivil toplum örgütleri açtıkları standlarda gençlere kendilerini tanıtarak, misyon ve çalışmaları hakkında bilgi aktaracaklar.
 
II. “Katıl ve Geleceğini Yarat” konferansı, Anadolu gençlik temsilcilerini buluşturmanın yanısıra, Türkiye’nin en önemli dinamikleri olan gençlik ve sivil toplumu biraraya getirecek.
Konferansın katılımcı ve etkin gençlik idealine bir adım daha yaklaşılmasına olanak tanıyacağına ve Türk gençliğinin ortak bilinç ve işbirliği noktalarında birleşmesi yolunda önemli bir basamak oluşturacağına inanıyoruz. Saygılarımızla,
Damla Gürel
Başkan Yardımcısı
 
8 Mayıs 2001
 
TÜRKİYE’NİN AB ADAYLIK SÜRECİNDE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNE ÖNEMLİ GÖREVLER DÜŞMEKTEDİR.
 
9 Mayıs 1950, bugün Avrupa Birliği olarak bilinen oluşumun başlatıldığı tarihtir. AB üye adaylığı sürecine girmiş olan ülkemizde de Avrupalılık fikri ve ruhunun daha iyi anlaşılması amacıyla geçtiğimiz yıldan bu yana kutlanmaktadır.
 
Ülkemizin çağdaşlaşma ve katılımcı demokrasiye geçişi yolunda gerçekleştirmesi gereken yasal ve hukuki reform çalışmaları, Avrupa Birliği’nin Kopenhag Kriterleri ile öngördüğü çerçeve ile örtüşmektedir. Adaylık sürecine girildiğinden bu yana Avrupa Birliği, Türkiye için bir dış politika uzantısı olmaktan çıkmıştır. Siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda yapılması gereken düzenlemeler toplamı, Türk toplumunu doğrudan etkileyecek ve çağın standartlarına yükseltecek uygulamalardır.
 
Bu geniş kapsamlı süreç, Ankara’nın yasal düzenlemelere hız vermesinin yanısıra, halkımızın kendisini doğrudan etkileyecek bu reformları tanıması ile paralel ilerlemek zorundadır. Gençlik başta olmak üzere halkımızın, hakettiği yaşam standardına kavuşmasına olanak tanıyacak bu süreci benimsemesinde en önemli rollerden biri de, sivil toplum örgütlerine düşmektedir. Sivil toplum örgütleri, yapacakları toplantı, seminer ve konferans organizasyonları ve yayınlar ile halk nezdinde Avrupa Birliği ve kriterlerini tanıtmalı ve ülkemiz için gerekliliğini vurgulamalıdır. Özellikle ülkemizin en önemli dinamiği olan genç nüfusun bu konuda duyarlı hale gelmesi son derece önem taşımaktadır. 15-25 yaş arasındaki 18 milyonluk nüfusu ile Türk gençliği, Avrupa ve dünya değerlerine en yakın ve küresel gelişmeleri en ileri düzeyde takip eden kesimdir. Türkiye’nin geleceğine imza atacak gençliğin bilinçlenmesi, araştırma ve bilgi akışı imkanlarına sahip olması, Avrupa Birliği adaylık sürecinde Türkiye’nin en önemli güçlerinden olacaktır.
 
Türkiye’nin geleceğini çizmede gerekli olan ilkelerin hayata geçirilmesi için verilecek destek, ülkemizin Avrupa Ailesi’nin saygın bir üyesi olmasına hizmet edecektir. Sivil toplum örgütlerinin çalışmalarını toplumla paylaşması, bu konuda bilinç yaratmanın yanında, yasal düzenlemeleri hızlandıracak bir itici gücün oluşmasını sağlayacaktır. Birçok alanda olduğu gibi, Avrupa Birliği tam üyelik sürecinde de, bilgiye dayalı üretim yapan ve yönetim sorumluluklarını paylaşacak sağlıklı bir sivil toplum yapısı, Türk toplumu için öncü ve yönlendirici olmalıdır.
Sivil toplum kuruluşlarının bu sürece katkısı tartışılmazdır ancak tekbaşına yeterli değildir. Ülkemizin AB adaylığı sürecine girmesinden bu yana üstlendiği yükümlülükleri henüz yerine getirmediği gerçeği gözardı edilmemelidir. Sürecin hızlandırılması ve önümüzdeki dönem Türkiye’nin AB nezdinde sıkıntılı günler yaşamasını önleme yolunda, siyasi sorumlular gerekli duyarlılığı göstermeli ve buna kısa vadeli öncelikleri hayat geçirmekle başlamalıdır.
Saygılarımızla bilgilerinize sunarız.
 
Hande GÜNER
Yönetim Kurulu Üyesi
 
 
 
 
 
30 Nisan 2001
 
 
DEMOKRASİYİ KAVRAYAMAYAN ZİHNİYET TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMEZ.
 
Demokratik Sol Parti, demokrasi kavramına en büyük darbeyi indirdi. Aday olduğu kongrede Sema Pişkinsüt söz alamadı ; delegelerin akıl almaz hakaretleri, yuhalamaları ve şiddet gösterileri ile taciz edildi.
 
Türkiye, unutulmaz bir parti kongresi yaşadı. Genel Başkan’ın yeniden seçilmesi için düzenlenen, aday olan ikinci bir kişinin konuşmasına dahi tahammül edilmeyen bir kongre. Ülkemiz için ne acıdır ki; bu sahnelerin yaşandığı parti hükümet ortağıdır ve başkanı Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanıdır.
 
21. yüzyılda katılımcı demokrasinin hakim olduğu bir Türkiye isteyen Türk milleti adına 29 Nisan tarihinde yaşananları ayıplıyoruz. Yalnızca Bülent Ecevit’i ve kendisinin tek hakim olma zaafiyetini değil; en doğal hakkını kullanarak genel başkan adayı olan bir kişiye bu tavırlarla karşılık veren, bu işleyişi kabul eden kongre delegelerini de ayıplıyoruz.
 
DSP Kongresi tam olarak Türk siyasi sisteminin işleyişini yansıtmıştır. Değişmez genel başkan, milletvekili, parti yöneticisi ve delege zinciri tekelinde yaşayan kısır üçgen yapıyı bir kez daha sergilemiştir. Hakimiyet zaafının çok çirkin bir tezahürü, “demokratik” sıfatını adında taşıyan bir partinin kongresinde yaşanmıştır. Tek aday, tek fikir, tek yönetim, tek hakimiyet ; bu üçlünün birarada barındığı yer, demokratik bir siyasi parti olamaz. Bu tavırları sergileyenlerin demokrasiyi söylem edinme hakları yoktur. Parti içinde dahi demokratik olmaktan korkanlar, ülkenin demokratikleşmesine hizmet edemez.
 
Türkiye iradesi, şu anki siyasi sistemde yer alan, Parti = Genel Başkan sultasına boyun eğen kesimden ibaret değildir. Türk siyasi hayatında süregelen yanlış işleyiş artık sona ermiştir. Bülent Ecevit ve temsil ettiği anlayış son kez DSP genel başkanı olmuştur. Diğer siyasi partilerde de bu kırılma sürecektir. Türkiye, bugünün eski anlayışı ve temsilcilerini tasfiye edeceği bir değişim sürecine girmiştir. Türk halkı, kendisini çağın değerlerini temel alarak ilerletecek yeni anlayışa sahip çıkmıştır. 21. yüzyıl Türkiyesi, Yeni Siyasi Anlayış doğrultusunda, katılımcı demokrasiye, hesap verme zorunluluğu, şeffaf yönetim ve etik değerlere dayalı bir hukuk devleti olacak; bu bilince sahip olanlarca yönetilecektir.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
 
23 Nisan 2001
 
 
GELECEĞİN TÜRKİYESİ İÇİN GELECEĞİN SAHİPLERİNE YOL AÇIN
 
Bugün 23 Nisan 2001. Milletçe Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyoruz. Siyasilerimizin verdiği demeçler ve kutlama mesajlarında, yetiştirdiğimiz nesle ne derece güven duyulduğu, yarınlarda onlardan neler beklendiği vurgulanıyor. Peki bu mesajların sahipleri yeni neslin beklentilerine cevap verebildi mi ? Gençlerimizin gelecek kaygılarını karşılayabilecek bir ekonomik ve sosyal sistemi oluşturabildi mi ? Ülkemiz, yetişmekte olan nüfusun eğitimi, istihdamı, sosyal hayata katılımı için gerekli imkanları sağlayabildi mi ?
Bu sorulara verilecek cevaplar, ülke olarak geldiğimiz noktada sorumluluğu bulunan kesimler için son derece ağırdır. Türkiye’nin bugünkü durumunun bir özrü yoktur.
 
Ulusal Egemenlik Bayramı kutlanırken, egemenlik kavramının anlamı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bu uğurdaki mücadelesi iyi irdelenmelidir. Türk milleti, egemenliği için savaşırken tek desteği kendisinden almış; yüzyıllara dayalı bir yönetime başkaldırmıştır. Kendi yönetim iradesini hayata geçirmede en büyük başarıları gerçekleştiren Türkiye’nin bugünü, geçmişiyle bağdaşmamaktadır. Alınan emanet, her alanda daha ileriye taşınmak, bugünü kurtarmaya değil, yarının sağlıklı inşaasına yönelik yönetilmek zorundadır. Fakat başarılamamıştır. Ve Meclis çatısı altında olanlar başta olmak üzere bugünde sorumluluğu bulunan herkesin vicdan muhasebesi yapması gereklidir.
 
Bu doğrultuda, Kuruluş meclisinin onurunu yaşatmak için milletvekillerine sesleniyoruz. Milletvekillerini, genel başkanlara ve hükümete dek uzanan bir hesap verme sürecine ve kendilerine “Millet için ne yaptım” sorusunu sormaya davet ediyoruz. Bunun gereği ise, çağdaş ve müreffeh Türkiye’nin, yetişen bilinçli gençlikle şekilleneceği gerçeğini kabullenmektir. Yeni nesle katılım, temsil ve inisiyatif vermeye dayanan bir sistemin yerleşmesi için mevcuda son verilmesi gerekmektedir. Geleceğin Türkiyesini çocuklarımız ve gençlerimiz oluşturacaktır.
 
Gelecek 23 Nisan’ları, çocuklarımızın kendilerine gelecek hazırlayanlarla gurur duyduğu bir Türkiye’de kutlayacağımız inancını taşıyoruz.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
18 Nisan 2001
 
ARI Hareketi Gözüyle “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”
 
Ekonomik Alanda Teknik Açıdan Doğru Seçimler Yapılmasının Yanısıra, Siyasette Rasyonelleşme Sürecinin Başlaması Zorunludur.
 
ARI Hareketi 14 Nisan tarihinde açıklanan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nı ana hatlarıyla olumlu karşılamıştır ve desteklemektedir.
Kanaatimizce program kapsamlı ve doğru bir durum tespiti içermektedir. Türkiye’nin kangren haline gelmiş bazı ekonomik gerçekleri bu programla ilk defa hükümetin bizzat kendisi tarafından ifade edilmiştir.
 
Programın amacı olarak güven bunalımının süratle ortadan kaldırılması ve bir daha yaşanmaması için kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılanması ifade edilmektedir. Bir bütün olarak alındığında, hedeflendiği gibi uygulamaya geçirilebildiği takdirde, program Türkiye’nin yıllardan beri gelişmekte olan ülkeler kategorisinden çıkmasına engel olan yapısal sorunlarına çözüm getirme potansiyeline sahiptir.
Devletin çeşitli toplumsal sınıflardan isteyeceği fedakarlıklara ek olarak kendi kemerini sıkmaya yönelmesi çok olumlu bir gelişmedir. Devletin ekonomideki rolünün ciddi şekilde azaltılması hedefi de son derece yerindedir.
 
Programın ana hatlarıyla ilgili kısa yorumlar yapmak gerekirse:
 
1.                  Dalgalı Kur Sistemi: Dalgalı kur sistemi içinde enflasyonla mücadele edileceği ifadesi, düşük faizi hedefleyen ancak kontrollü bir para politikasını çağrıştırmaktadır. Ancak para politikasının detaylarının dış kaynak paketi kesinleştikten sonra açıklanacağı anlaşılmaktadır.
 
2.                  Gelirler Politikası: Toplumsal uzlaşma ve enflasyon hedeflerine dayalı bir gelirler politikası ifadesi, mevcut durumda hedef enflasyona endeksli ancak geçmiş enflasyona göre düzeltmeli zam içeren kamu çalışanı ücretlendirme sistemiyle çelişmektedir. Aynı zamanda bu politikanın özel sektörde nasıl uygulanacağı belirsizdir. Gelirler politikası programın açıklığa kavuşturulmayı bekleyen bir başka yönüdür.
 
3.                  Bankacılık Sektörü: En sorunlu sektör olan ve diğer tüm sektörler ile makroekonomik dengeleri çok yakından etkileyen bankacılığa ciddi tedaviler uygulanması planlanmış olup uygulamaya da hızla başlanmıştır. Kamu bankalarına yetkin bir yönetim atanmış olması ve bu bankaların mali hesaplarının çok saydam bir şekilde ortaya konmuş olması olumlu göstergelerdir.
 
Kamu bankalarının görev zararları Mayıs 2001 sonuna kadar Hazine iç borç senetleri ile kapatılacaktır. Bu kağıtlar gerektiğinde Merkez Bankası tarafından nakde çevrilerek kamu bankalarının bankalararası piyasa üzerinde aşırı bir yük oluşturmalarının önüne geçilecektir. Bu işlem sonucu piyasaya verilen nakit Merkez Bankası tarafından nötralize edilebildiği ölçüde enflasyon baskısı azaltılabilecektir.
 
Bankacılık sektöründeki diğer bir kambur olan TSMF bankaları konusunda yeni ve olumlu bir bilgi, bunlarda şube ve personel sayısının hızla azaltılmakta olduğu ve buna devam edileceğidir. Problemli kredilerin tahsilatı için ayrı bir birim oluşturulması pozitif ve dünyada örnekleri bulunan bir girişimdir. Ancak bir yandan problemli kredilerin büyük bir kısmının tahsil edilememe olasılığı, bir yandan da TSMF bankalarının özel sektöre devrinin zorluğu bu konuda ilave çalışmalar yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
 
4.                  Kamu Maliyesi: Kamu borçlanmasıyla ilgili yasal sınırların bütünleşik bir şekilde çizilmesi ve 3 ayda bir TBMM’ye bilgi verme yükümlülüğü getirilmesi çok yerinde kararlardır. Bu kararlar siyasetin ekonomi üzerindeki olumsuz etkisini ciddi olarak azaltma potansiyeline sahiptir. Bu düzenlenmenin ARI Hareketi Ekonomik Anayasa çalışmasına paralel olması memnuniyet vericidir. Benzer şekilde, kamulaştırma, ihale düzeni ve bütçe dışı fonlar konusunda planlananlar son derece olumludur.
 
Toplam kamu faiz dışı fazlasının GMSH oranının %3’ten %5.5’e yükseltilmesi hedefi ancak bütçede çok ciddi bir disiplinle mümkündür. Bu rakamın harcamalarda %9 reel azalmayla ve vergi gelirlerinde rakamsal detayı olmayan bir iyileşmeyle başarılması hedeflenmektedir. Harcamalarda azalmayı sağlayacak kalemler arasında sadece memur sayısında artış yapılmamakla yetinilmesi ve kamu personelinde belli bir oranda azalma öngörülmemesi, bizce program için ciddi bir eksik ve hem kısa hem de uzun vadeli hedeflere ulaşmasında engeldir. Bu durum hükümet ortaklarının fazla siyasi risk almaktan kaçınmalarından kaynaklanmış gözükmektedir. Ayrıca vergi gelirlerinin nasıl artırılabileceğine dair planların da bir an önce kamuoyuna açıklanmasında yarar vardır.
 
5.                  Özelleştirme: Program devlet kontrollü ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş için önemli sinyaller vermektedir. Şeker, tütün, doğalgaz, telekomunikasyon ve sivil havacılık kanunlarıyla bu sektörlerde sağlıklı bir liberalizasyon öngörülmektedir. Yeniden yapılanma kapsamında çıkarılacak olan 15 yasanın içeriklerinin gerçekten ana sorun noktalarını saptayıp saptamadığı ve bunlara çözüm üretebilecek nitelikte olup olmadığı zaman içinde görülecektir. Telekom sektöründe özelleştirme konusunda ise stratejik satış yüzde 50’nin altında olmakla birlikte programın halka arzın da yardımıyla %100 özelleştirme öngörmesi olumludur.
 
6.                  Reel sektör: Reel sektöre yönelik önlemler ise oldukça sınırlıdır.   Eximbank’tan daha çok kredi olanağı, tarım kesimi ve KOBİ’lere 400 trilyon TL ek kredi sübvansiyonu ve uluslararası tahkim yasası öngörülmüştür. Program genelde kamu maliyesi ağırlıklı olduğundan, tahminimize göre, kamu maliyesinde beklenen düzelme sonucunda hem enflasyonun, hem reel faizlerin düşeceği hem de özel sektörün kullanabileceği finansman olanaklarının artacağı ve bu şekilde özel sektörün daha çok üretim ve yatırım yapması için önünün açılacağı varsayılmaktadır. Ancak bunun programda daha açık bir şekilde ifade edilmiş olmaması bir eksikliktir.
 
7.                  Dış Kaynak: Faiz dışı dengede 2001 yılında 10 milyar dolarlık pozitif öngörüye karşılık, rakamı verilmeyen borç ödemeleri dikkate alındığında toplam bütçeyi dengeleyecek finansman kaynağının nereden ve nasıl temin edileceği en büyük ve hassas soru işareti olarak kalmıştır. Bunun IMF ve G-7 ülkelerinden toplanacağı tahmin edilmekle birlikte, programın muhtemel başarısı ancak dış finansman desteği ortaya çıktıktan sonra ölçülebilir.
 
8.                  Makroekonomik Hedefler: %55-60 civarında bir yıllık enflasyon oranı ve %3 küçülme kanaatimizce iyimser bir tahmindir. Cari denge kaleminin ise sıfır değil ciddi oranda pozitif olması muhtemeldir.
 
Görüldüğü üzere, hem ekonomik analiz tarafı hem de siyasi tarafı oldukça güçlü bir program hazırlanmıştır. Ancak mevcut siyasi iktidarın – programın sahibi Derviş hariç – krizin neden çıktığını anlayacak ve çözüm üretecek kapasitede olmaması programın uygulanabilirliği açısından bir tehlikedir.
 
Pek çok konuda alınacak önlemler belirlenmiş fakat zaman çerçevesi çizilmemiştir. Ancak maalesef piyasalarda güven ortamının yeniden oluşması için kısa vadede yapılması gereken işler vardır. Programın vadelerinin çok somut olmaması kredibilitesi üzerinde bir risk faktörüdür.
 
Para ve gelirler politikalarının üstü kapalı ve belirsiz ifadelerle geçiştirilmesi ileride sürprizler gelmesi ihtimalini barındırmaktadır. Eksik bırakılan para ve gelirler politikalarının toplumsal uzlaşmayla en ilgili konular olmaları da dikkat çekicidir.
 
Programın açıklanmasının hemen akabinde esnaf ve çiftçi kredileri konusunda geçmişi anımsatan kararlar alınmış olması da programın inandırıcılığına şüphe düşürmüştür. Bu bağlamda uluslararası derecelendirme kuruluşlarından gelen olumsuz tepkilere şaşırmamak gerekir.
 
Bütün ekonomik programlarda olduğu gibi bu programda da anahtar faktör uygulamadaki siyasi kararlılık olacaktır. 2000 başında uygulamaya konan program da kötü bir program olduğu için değil, kapsamındaki önemli maddelerden özelleştirme ile kamu ve TSMF bankalarının rehabilitasyonunda yol alınamadığı için tıkanmış ve iflas etmiştir. Hükümetteki bazı bakanların süregelen tavrı, eski program gibi yeni programın da ana unsurlarına ters düşen niteliktedir.
 
2001 yılı Türkiye’sinde ana sorun ekonomi ve siyasetin rasyonelleştirilmesidir. Bu rasyonelleşme hedefinin en önemli iki unsuru da politika üretim sürecinin bilgiye ve açıklığa dayalı olmasıdır.
 
Bu doğrultuda, ekonomik alanda teknik açıdan doğru seçimler yapılmasına ek olarak siyasi hayatta da rasyonelleşme süreci başlamalıdır. Hukuk devleti, şeffaflık, hesap verme zorunluluğu, etik değerler ve katılımcılık prensipleri bir an önce ve eksiksiz olarak hayata geçirilmelidir. 
 
Saygılarımızla bilgilerinize sunarız.
 
ARI Hareketi Ekonomi Komitesi adına
 
Ümit Kumcuoğlu
Yönetim Kurulu Üyesi
 
 
 
 
16 Nisan 2001
 
 
KÖY ENSTİTÜLERİ’NDEN YEREL KALKINMA ENSTİTÜLERİ’NE
61 YIL
 
17 Nisan 1940 : Türkiye’nin kalkınmasının en önemli yapı taşlarından biri olan Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun yasalaştığı tarih.
 
Türkiye’de enstitüleşme kavramı, yetiştirdiği 20 bin öğretmenle Türk eğitim hayatına büyük katkılar sağlayan Köy Enstitüleri ile başlamış fakat bu kurumlar zamanla işlevini yitirmiştir. Bununla birlikte, % 45’i kırsal alanda yaşayan ülkemiz için yerel anlamda enstitüleşme, sağlıklı bir yapı ile uygulandığında çok önemli katma değer sağlayabilecek bir örgütlenmedir.
 
Yeni Siyasi Anlayış” felsefesi doğrultusunda ARI Hareketi’nin ülkemizde yerleşmesini amaçladığı kurumsal yapılardan bir tanesi, konu bazında Ulusal ve Yerel Kalkınma Enstitüleri’dir. ARI Hareketi anlayışına göre enstitüler, bireyin katılım ve girişimcilik konusunda ilerlemesini sağlayacak, işbirliğini geliştirecek ve bölgelere düşünsel ve ekonomik kazanımlar getirecek üretim platformlarıdır. Bu doğrultuda ARI Hareketi, yerel anlamda Batı KaradenizKalkınma Enstitüsü ve Çukurova Kalkınma Enstitüsü’nü hayata geçirmiş; ulusal anlamda çalışmalarını ise Toplum ve Ekonomi Enstitüsü ve kurucuları arasında yer aldığı Türkiye EtikDeğerler Merkezi – TEDMER nezdinde yürütmektedir.
 
Anadolu bazında Yerel Kalkınma Enstitüleri’ne öncelik verilmesindeki temel amaç; bölge insanlarının katılımı ve çalışmaları ile kalkınma projelerinin hayata geçirilmesidir. Yerel Kalkınma Enstitüleri, bölgesel olanakları toplumsal kalkınma amacı doğrultusunda biraraya getirecek; konu bazında işbirliklerini ekonomik ve sosyal anlamda kazanıma ve somut değer üretimine dönüştürecek bir anlayışı geliştirecektir. Enstitüler, halkın kendi bölgesindeki sorunlar ve ulusal sorunları irdeleyerek çözüm önerileri üretmesini sağlayacaktır. Köy Enstitüleri’nin 1940’lı yıllarda eğitim ve sosyal gelişim alanında sağladığı katkı gibi, 2000’li yıllarda Yerel Kalkınma Enstitüleri de bölgesel kalkınmaya kazandıracağı ivme ile 21. yüzyıl Türkiyesi için önemli bir model oluşturmaktadır.
 
ARI Hareketi, yerel enstitü oluşumunun bireysel katılımın bütünlendiği bir yapı olduğuna inanmaktadır. Ve bu anlayışın ülke genelinde yerleşmesine öncülük ederek örnek modeller ortaya koymak üzere çalışmaktadır.
 
Saygılarımızla bilgilerinize sunarız.
 
Haluk Önen
Yönetim Kurulu Üyesi
 
 
 
16 Nisan 2001
 
 
Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, Siyasette Yeniden Yapılanma Gereğine Dikkat Çekiyor.
 
Türk Halkının Değerlerine Ankara’da Sahip Çıkan İsim Kemal Derviş Oldu.
 
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş ve ekibi tarafından hazırlanan ekonomik program, ülke ekonomisini şekillendirecek yeni düzenlemelerin, tam siyasi destek, şeffaflık, hesap verebilir dürüst ve etkin yönetimle hayata geçebileceğinin altını çiziyor.
 
Günümüze kadar, “kapalı yönetim” diye adlandırılabilecek bir şekilde sürdürülen ülke yönetimimizde, yeni bir anlayışın gereklerine ilk kez değiniliyor. Zor dönemlerin de, halka doğruyu söylemek ve gerçekleri paylaşmakla, milletçe elele verilerek aşılabileceğini vurgulayan Kemal Derviş, ülkemizde ilk kez, halka birlikte hareket etme ilkesine sahip, paylaşımcı siyaset adamı kavramını örnekliyor.
 
57. Hükümet, ekonomik programın uygulanmasına kesin siyasi destek taahhüdü verdi. Oysa Türk halkının bugüne dek yaşadığı tecrübeler, bu destek ifadesine güven duyulmasını engelliyor. Kemal Derviş’in sergilediği dürüst ve bilgiye değer veren siyasetçi kimliğinin ve vurguladığı gereklerin, Türkiye’nin bugünkü ekonomik, sosyal ve siyasi durumunun mimarları tarafından benimsenmesi ve desteklenmesi mantıkla bağdaşmıyor.
 
Yeni Ekonomik Program, Türk toplumunun her kesimini etkileyen ekonomik krizden çıkış için siyasette yeniden yapılanmanın gereğini vurguluyor. Programı hazırlayanlara destek veriyor ve inanıyoruz. Fakat mevcut siyasi irade ve sisteme dahil olan kesimlerin yönetiminde olan Türkiye’de, bu program ve anlayışın işletilebilmesine olanak tanıyacak siyasi desteği samimi bulmuyoruz.
 
Yeni Siyasi Anlayış doğrultusundaki 21. yüzyıl Türkiye’si ancak, ülkemizin demokratik değişim sürecinin temel ilkeleri olan;
* Hukuk devleti
* Şeffaflık
* Hesap verme zorunluluğu
* Etik değerler
* Katılımcı demokrasi
değerleri etrafında oluşturulacaktır ; ülkenin ihtiyacı ve halkın beklentisi budur.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
12 Nisan 2001
KATIL VE GELECEĞİNİ YARAT
 
Türkiye’nin Değişim Süreci İçin Üç Temel Adım
 
Türkiye, tarihinin en önemli süreçlerinden birini yaşıyor. Önümüzdeki günler, ülkeyi bugüne getiren eski anlayış ve değerlerin çöküşe, 21. yüzyıl ülkesi olma yolunu açacak Yeni Anlayış ve değerlerin yükselişe geçtiği dönem olacaktır. Son derece sancılı geçmesi muhtemel bu süreç, sebep ve sonuçları sağlıklı değerlendirilirse ülkemiz için tarihi bir fırsattır. Türkiye’nin yaşadığı kriz, siyasi sistem ve yanlış yönetimden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle çözüm de, siyasi sistemin ve sistemden beslenen yöneticilerin tamamen değişmesinde aranmak zorundadır.
Bu süreçte 3 önceliğin hayata geçirilmesi gereklidir :
 
* Hükümet derhal istifa etmelidir.
Anayasal süreçlere bağlı ve demokratik ölçütler içerisinde yeni bir Hükümet kurulmalıdır. Türkiye bu alternatifi çıkaracak potansiyele sahiptir.
 
*Kurulacak Hükümetin yapacağı uygulamalarda başlıca öncelikleri şunlardır :
- Ekonominin makro dengelere oturtulması
- Yolsuzluğa karşı mücadelenin taviz verilmeden sürdürülmesi
- AB ile entegrasyon sürecinde Ulusal Program’ın gereklerinin hayata geçirilmesi
 
Kamuoyu nezdinde yıpranmış ve siyasi itibarını yitirmiş kişi ve kurumlar bu sürecin önünden çekilmelidir. Siyasi ve bürokratik engeller kaldırılmalı, bu uygulamaları hayata geçirecek değerlere sahip kişilerin önü açılmalıdır.
 
* Türk siyasetini yönlendirecek yeni kadronun sahip olması gereken 3 mutlak özellik vardır :
- Ülke önceliklerini kavrama ve uygulamada yetkin
- Yurtiçi ve yurtdışında itibar sahibi
- Kamu vicdanında güvenilirliğini yitirmemiş
 
Ülke yönetimi sorumluluğunu üstlenecek Yeni Hükümet, ülkemizin demokratik değişim sürecini sağlayacak önlemleri almalı ve bunu yaparken şu ilkelere bağlı kalmalıdır :
- Hukuk devleti
- Şeffaflık
- Hesap verme zorunluluğu
- Etik değerler
- Katılımcı demokrasi
Dünya ile bütünleşme ve doğru bilgiye dayalı Yeni Siyasi Anlayış’ın yerleşmesi için zorunlu olan anayasal ve yasal değişikliklerin gerçekleştirilmesi şarttır. Bu ilkeler temelinde işleyecek süreç için, sorumluluk sahibi tüm kişi ve kurumları destek vermeye çağırıyoruz.
Saygılarımızla,
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
 
9 Nisan 2001
 
 
 
SİYASETTEN ÇEKİLME SORUMLULUĞUNUN İLK ADIMI PARTİ KONGRELERİNDE ATILMALIDIR.
 
Türk siyasi sistemi, Genel Başkan, milletvekili ve parti yöneticisi zincirinin tekelindedir. Halkın siyasete katılımı yönünde yollar tıkalıdır.
 
Ülkemiz, siyasi kadroların yetersizliği nedeniyle ilerleyememektedir. Dünyadaki sınırsız ilerleme ve değişimin Türkiye’de filizlenmesinin karşısındaki başlıca engel Türkiye’de değişmeyen genel başkanlar ve belirledikleri kadrolardır.
 
Kamuoyu araştırmaları, bir seçim olması halinde hiçbir partiye oy vermeyecekler ve kararsızların halkın % 40’ından fazlasını oluşturacağını göstermektedir. Bu durum, siyasi itibarın halk nezdinde bittiğinin bir kez daha tescilidir. Bu noktada siyasette yeniden yapılanma süreci başlamak zorundadır.
 
Türkiye’nin kısa vadede yaşayacağı ilk parti kongresi 29 Nisan tarihli Demokratik Sol Parti Kongresi’dir. DSP içindeki nitelikli ve yeni isimlerin göreve geleceği bir kongre, yeni bir soluk ve siyasi partilerin değişim sürecine girmesi için bir ilk adım olacaktır. Bu nedenle Başbakan Ecevit, çok uzun yıllardır sürdürdüğü siyasi hayatına nokta koyma iradesini göstermeli ve parti başkanlığına yeniden aday olmamalıdır.
 
Bu davranış, 40 yıllık kariyeri olan bir parti başkanının Türk siyasi hayatının değişim sürecine en önemli katkısı olacaktır; parti = genel başkan zihniyetini sarsacak bir örnek teşkil edecektir.
 
Halkın kararlılığı doğrultusunda Türk siyasi hayatı engellenemez bir değişim sürecinin eşiğindedir. Halk desteğinin artık ardında olmadığını gören ve gereğini yapan siyasetçi, siyasetten çekilme onurunun ilk örneğini verecektir.
 
Saygılarımızla,
 
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
 
 
5 Nisan 2001
 
 
ÇÖZÜM ANKARA’DA DEĞİL; TÜRK TOPLUMUNDA
 
Siyasi sistem ve aktörlerinin neden olduğu krizlere rağmen umudu hala Ankara’da arayanlar, Türk halkının Ankara’nın çok ötesinde bir bilinç oluşturduğunu görmelidir.
 
Türk siyasi sistemi bitkisel hayatta; icraat yapamaz, nefes alamaz durumdadır. Binbir çareye başvurarak ömrünü uzatmaya çalışmakta fakat bu verimsiz uzatma ülkeye verilen zararın boyutunu arttırmaktadır. Siyasi kadrolar güvenilirlik ve itibar açısından gelebileceği en düşük noktadadır. Her alanda sergiledikleri ile kapasite yetersizliklerini tescil ettirmişlerdir. Mevcudiyetleri adeta sanal hale gelmiştir. Yapılan kamuoyu araştırmaları, siyasi partiler, meclis ve hükümetin uğradığı itibar kaybını açıkça göstermektedir. Halkımız siyasileri temsilcisi olarak görmeyi bırakmış ve temsil gereklerini yerine getirme konusunda herhangi bir eylem beklemekten vazgeçmiştir.
 
Bugüne kadarki yetersiz politikalarla ülkemiz, dış dünyaya bağımlı hale getirilmiştir. İzlenen tabloya rağmen hala, hükümetten acil yasal düzenlemeler beklenmektedir. İş dünyası, medya ve sivil toplum kuruluşları bu konuda baskı yapmaktadır. Oysa bu beklenti boşunadır. Süregeldiği gibi bu kez de Hükümetin çabaları, halkın beklentilerine cevap veremeyecektir. Bu baskı unsurunu oluşturmada harcanan güç doğrudan halkın beklentilerini karşılayabilecek sistemin oluşturulmasına yönlendirilmeli; halk iradesi desteklenmelidir.
 
Türk insanı çoktan Ankara’yı aşmıştır. Çağdaş dünya değerlerini özümsemiştir. Halkımız,
- Objektif hukuk devleti anlayışı
- Şeffaflık
- Etik değerlerin her alanda hakimiyeti
- Yanlışlar karşısında hesap verme mekanizması
- Gençliğin her alanda katılımcı ve etkinliği ile
-Sivil toplum örgütlerinin yönetimi paylaşımını temel değerler olarak benimsemiştir. Ve sahip çıktığı bu değerleri sisteme dönüştürecek yeni kadroların arayışı içerisindedir.
 
21. yüzyılın Türkiye siyaseti; Türk toplum iradesinin bu beklentileri doğrultusunda, bu değerleri hayata geçirecek yeni kadrolarla şekillenecektir.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
12 Mart 2001
 
Dünyada Değişim ve Türkiye: Son On Yıl
ENDONEZYA: Soğuk Savaş Sonrası Demokrasi ve Gençlik
           
            1947 yılında Hollanda’dan bağımsızlığını kazandıktan sonraki modern Endonezya çok ilginç, ilginç olduğu oranda da önemli dersler çıkarılabilecek bir tarihe sahip.
            İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon işgaline uğrayan ülke savaş sonrasında Hollanda kolonisi olmaktan çıktı ve Endonezya Milliyetçi Partisi’nin kurucusu Ahmet Sukharno 1950 yılında Hollandalılar tarafından ülkenin ilk resmi başkanı olarak tanındı. Bu özelliğinin yanında Sukharno’yu ilginç kılan asıl nokta kapitalist bir ekonomik yapı kurmaya çalışırken Endonezya Komünist Partisi ile işbirliği yapması oldu. Soğuk savaşın en yoğun olduğu bir dönemde bu uzlaşma hemen tepki çekti ve 1965’de Suharto askeri bir darbeyle Sukharno’yu devirdi ve 1967’de resmi olarak başkanlıktan azlederek Endonezya tarihde yeni bir sayfa açtı.
            Suharto’nun 1998’e kadar sürecek olan 32 yıllık iktidarı aslında soğuk savaşın bir ürünüydü. Baskı, şiddet ve ancak Marcoslu yıllarda Filipinler’de eşi görülebilecek yolsuzluklarla ülkeyi demir yumruklu bir diktayla yöneten Suharto bu iktidarını batıya ve özellikle de Amerika’nın kerhen desteğine borçluydu. Endonezya güçlü ordusuyla bölgedeki anti-komünist bloğun en önemli üyesiydi; bu yüzden Amerika Suharto iktidarını ve ordusunu destekledi, parasal yardımlarını aksatmadan sürdürdü. Öte yandan Endonezya 17.670 adacıktan; Javalı müslümanlardan Balili hindulara, Portekizce konuşan hristiyanlardan animist kabilelere kadar 300 farklı etnik gruptan ve 250 farklı dilden oluşan büyük bir koalisyondu. Bu büyük çeşitliliğin yönetilmesinin Balkanlarda eski Yugoslavya’da Tito’nun yaptığı gibi güçlü bir liderin otoriter yönetimi altında kontrol edilmesi ile mümkün olduğuna inanılıyordu. Dağılma eğilimleri gösteren bir Endonezya bölgesinde komünizme yeterli bir direnç gösteremeyecekti. Suharto iktidarı Endonezya’nın kuruluşunun temeli olan “Bhinneka Tunggal İka” (Unity in Diversity) fikrinin bir anlamda sembolü oldu. Batı ve Amerika Suharto rejiminin %90 çoğunluğunu Portekizce konuşan Roman katoliklerin oluşturduğu Doğu Timor’u 1975 yılında işgal etmesine bile seyirci kaldı.  
             Komünizm tehlikesi, dünyanın en karışık etnik yapısı, gerek dış yardımlar gerekse bölgeye yakın ülkelerden Japonya, Malezya ile ekonomik ilişkiler ve iç potansiyel sayesinde dünya ekonomisinin en önemli yükselen yıldızlardan biri haline gelmeye başlaması güçlü ve iç müdahalelerde acımasız güçlü bir ordunun da desteğiyle Suharto rejiminin 32 yıl ülkeyi yönetmesini sağladı.
            1990’ların ikinci yarısından itibaren bölgede baş gösteren ekonomik kriz ülkenin parlak gibi gözüken ekonomik göstergelerini alt üst etmeye başladı; fakat Endonezya’da Suharto rejiminin yıkılmasına yol açacak olaylar çok daha derin sebeplerin sonuçlarıydı.
         1998’e gelindiğinde Endonezya ciddi bir iç karışıklığa sürüklenmeye başladı. Üniversite öğrencilerinin başını çektiği halk artık daha fazla demokrasi istiyordu. Üstelik ülkede fakirlik artarken Suharto ve ailesinin yolsuzluklarının ayyuka çıkması toplum vicdanını çok fazla rahatsız ediyordu. Aynı yılın bahar aylarıyla beraber on binlerce öğrenci başkent Jakarta’da Suharto’yu protesto gösterilerine başladılar. Kısa sürede öğrencilere muhalefet parti liderleri ve halk da katıldı ve sayısı yüzbinlere ulaşan protestocular Suharto rejiminin sonununbaşlangıcını ilan edercesine sokaklara indiler. Ordu vasıtasıyla Suharto’nun buna tepkisi büyük oldu. Mayıs
 
 
1998’de çatışmalar doruk noktasına vardı: Askerler göstericilerin üstüne ateş açtı ve bir haftada 500 öğrenci öldü. Öğrenciler parlementoyu işgal etti. Ordunun önde gelen generallerinden biri muhalefet liderine Endonezyaordusunun Tienanmen meydanındaki gibi bir katliam olup olmamasını umursamayacağını söyledi. Muhalefet lideri yine de parlementoyu işgal eden öğrencilere katıldı.
            Bu süreçte Suharto’nun gözden kaçırdığı bir nokta vardı: Artık soğuk savaş bitmişti ve yeni dönemde artık soğuk savaşın değerli geçerli değildi. Demokrasi, özgürlükler, insan hakları anti-komünist direcin yerini almıştı. Nitekim Suharto gösteriler karşısında yalnız kaldı; Amerika dışişleri bakanı Albright açık açık Suharto’nun Endonezya halkının iyiliği ve demokrasiye geçiş sürecini hızlandırmak için iktidardan çekilmesini söyledi. Ordu da artık tek bir kişinin ve ailenin çıkarlarını kendi insanlarını öldürme pahasına koruma konusunda büyük bir ikilemde kalıyordu. Sonuçta öğrencilerin kararlığına ve dış baskılara daha fazla direnç gösteremeyen Suharto 32 yıllık diktatörlüğünü bıraktı ve Endonezya tarihinde yıllar önce yaptığı gibi yeni bir sayfa açtı. İktidardan ayrıldıktan sonra evinde göz hapsinde tutulan Suharto yolsuluk yapmakla ve devletin 155 milyon $’ını kendi hesabına geçirmekle suçlandı ve hakkında davalar açıldı.
            Elbette ki Türkiye pek çok açıdan Endonezya’nın önünde olan bir ülke. Sorunları olsa işleyen bir demokrasiye ve tüm yapısal sorunlarına rağmen dinamik bir ekonomiye sahip; ancak yine de Endonezya’nın modern tarihinden Türkiye adına çıkarılacak iki temel ders var: Gençlik toplumsal, siyasal ve ekonomik alanlarda toplumsal tepkinin liderliğini yapıyor. Endonezya’da Suharto’ya karşı yürütülen demokrasi ve özgürlük mücadelesinin başını öğrenciler, yani gençler çekti. Tüm halk; hatta muhalefet liderleri bile gençliği takip etmek zorunda kaldı. Bugün de Endonezya’da gençler her türlü tolumsal muhalefetin başında. Türk gençliği ise yazık ki hala bir ölü toprağının altında. Oysa Türkiye dünyanın en genç nüfuslarından birine sahip ve gençliğin dinamizminden ve heyecanından kaynaklanan gücü Endonezya örneğinde olduğu gibi toplumsal ve siyasi alanlara olumlu olarak aktarılabilirse Türkiye’de pek çok sorun değişebilir.
 
            Endonezya tecrübesi bize artık soğuk savaş değerlerinin önemini yitirdiğini gösteriyor. Soğuk savaşın getirdiği nimetler sayesinde ayakta kalabilen Suharto rejimi iktidarını soğuk savaş paradigması üstüne inşa etmekte ısrarcı davrandı; yeni dönemi ve onun değerlerini anlamamaya, anlasa da dikkate almamakya devam etti ve sonunda devrildi. Suharto geçmiş bir dünya düzeninin ürünüydü ve geçerliliğini yitirmişti; dolayısıyla gitmesi muhtemeldi. Ne yazık ki ülkemizde pek çok alanda hala soğuk savaşın ürünü olan düşünce kalıpları özellikle siyasetçilerin düşüncelerini ve hareketlerini etkilemekte. Siyasetçisinden tüm toplumsal kesimlere herkes yaşadığı dönemi iyi anlamak ve ona uygun davranmak zorunda. Yeni kurulan dünyada saygın olabilmenin, söz sahibi olabilmenin yegane şartı bu. Türkiye bunu Endonezya’dan daha fazla hak ediyor.   
 
 
Tunga YILMAZ
Düşünce ve Çözüm Üretim Komite Üyesi
           
 
 
 
 
 
 
 
27 Şubat 2001
 
 
VAZGEÇİLMEYEN MAKAMLAR UĞRUNA VAZGEÇİLEN DEĞERLER
 
Türk siyasetçisi, temsil edilene ait hakimiyet ile temsil edene ait yönetim kavramlarını birbirine karışmıştır. Günümüz Türkiye’sinin yönetim erki, millet hakimiyeti ve tercihlerini gözardı etmektedir.
 
Ülkemizde, siyasilerin bulunduğu makamların sahibi Türk milleti; siyasiler ise bu makamların emanet edildiği temsilcilerdir. Bugün itibariyle gözler önüne serilen tablo ise ülkemizde bu bilincin oluşmadığına işaret etmektedir.
 
Dünyamızda, gelişmiş ülkelerdeki uygulamalar bireyin, dolayısıyla toplumun hakimiyet ve katılımına dayanmaktadır. Dünya standartlarına paralel gelişim imkanlarına sahip ülkemizde ise yaşanan ekonomik, siyasi ve sosyal kaosun nedeni, başarısız yönetimlerdir. Bürokraside ardarda gelen istifalar, çözüme yönelik bir ışık vermemekte; ülke olarak aşılamayan ve siyasete dayalı olarak yaşadığımız ekonomik krizin gerçek yaratıcıları, hiçbirşey olmamış gibi görev ! lerini sürdürmektedir. Siyasi temellere dayanan krizden sorumlu bakanların istifa etmemesi, yüce Meclis’in kamuoyu nezdindeki saygınlığı ve itibarını zedeleyecek raddeye gelmiştir. Oysa, başarısızlık sonucu görevden çekilme, sorumluluk ve itibar gereğidir.
 
Bugün yolsuzluk olgusu, siyasetle birarada anılmaya başlanan bir kavram halini almaya başlamıştır ki, bu yöne doğru ilerleyen bir anlayış Türk siyasi hayatı ve gelecek için son derece tehlikelidir. Makam bağımlılığının vevazgeçememenin siyasi hayatımıza bu derece yerleşmiş olmasının dayandığı temeli Türk milleti anlayamamakta; kendi seçtiği temsilcilerin kendinden kopuşunu izlemektedir. İstifa müessesesinin inatla işletilmemesi Türkiye’yi gerek içte gerekse dış dünya nezdinde yaralamaktadır.
 
Ülkemizin hakettiği yönetim ve siyaset anlayışı, Türk halkının değer yargılarına ve toplumsal güven ortamına darbe indiren kişilerce tesis edilemez. Türk siyasetinin saygınlığına, Türk ekonomisi ve sosyal hayatına zarar veren sorumluları makamlarından derhal vazgeçmeye çağırıyoruz.
Türkiye’nin içinde bulunduğu durum karşısında, örgütlü sivil toplumun ortak çalışma ve güçbirliği ile oluşturulacak önerilerin önem ve yararına inanıyor; bu amaçla çeşitli sivil toplum örgütlerinin 27 Şubat tarihinde biraraya geleceğini saygılarımızla bilgilerinize sunuyoruz.
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
26 Şubat 2001
 
 
“ÇÖZÜM VAR, UMUT VAR” PROGRAMI
ARI HAREKETİ, KATILIMCI ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
 
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi durumun düzeltilmesi, ülke menfaati için hayati bir aciliyet arzetmektedir. ARI Hareketi; katılımcı demokraside, karamsarlık yerine çözüm önerilerinin hayata geçirileceği bir konsensus sağlamaya yönelik çabaların gündeme oturması gerektiğine inanmaktadır. Bu amaçla ARI Hareketi olarak hazırladığımız ekonomik, siyasi ve hukuki açıdan kısa ve orta vadeli önlem ve önerileri içeren önerileri paketini kamuoyunun bilgilerine sunarız.
 
Saygılarımızla,
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
Ekonomik Alanda Yapılması Gerekenler
 
Bulunduğumuz noktada yeni bir Ekonomik Program ile dört temel hedefe varmak mümkündür :
           
1.Kısa vadede faiz düşürülebilir
            2.Faiz düştüğü için orta vadede ekonomik canlanma sağlanabilir.
            3.Ekonomik canlanmaya paralel olarak işsizlik düşürülebilir.
            4.Bunlara paralel olarak enflasyonda düşüş sağlanabilir.
 
Çok kısa vadede (15 gün) alınması gereken temel önlemler şunlardır :
           
1.        Güvenilir bir ekonomi yönetimi ve bunlara gerekli desteği verecek akademisyenler, bankacılar, reel sektör temsilcileri ve bürokratların katılımı ile bir “Danışmanlar Kurulu” oluşturulmalıdır.
2.        Serbest kur sistemine devam edilmelidir.
3.        Merkez Bankası, her ne olursa olsun sistemi fonlamalı ve ödemeler sisteminin kilitlenmesine izin vermemelidir.
4.        Devlet garantisi altındaki mevduata faiz tavanı getirilmelidir.
5.        Daha yüksek getiri almak isteyen vatandaşın makul bir risk profili ile parasını değerlendirebilmesi için 2 ila 5 yıllık dolara ve enflasyona endeksli devlet tahvilleri çıkartılmalıdır.
6.        Bankaların elindeki 6-12 ay vadeli sabit getirili lira hazine bonoları 5 ila 10 yıllık dövize veya enflasyona endeksli hazine bonoları ile takas edilmelidir.
7.        Sermayesini tüketmiş olan özel bankalar varsa bunlara hemen el konmalıdır.
8.        Uzun vadeli, enflasyona veya dövize endeksli hazine bonoları vergi dışı bırakılmalıdır.
9.        Ekonomide bir endeksleme olacaksa bunun dövize değil TL ile enflasyona bağlı olarak yapılması teşvik edilmelidir.
 
 
Kısa Vadede (3 ay) Alınması Gereken Temel Önlemler :
 
1.      Şirketler ve bankalarda enflasyon muhasebesi zorunlu hale getirilmelidir. Vergiler kademeli olarak enflasyon muhasebesi ile uyumlu hale getirilmeli, kazanılmayan paranın vergisi alınmamalıdır.
2.      Kurumlar Vergisi üç ayda bir hesaplanmalı fakat ödemenin üç ayda bir yapılması zorunlu olmamalı, isteyen enflasyon artı yüzde 5-10% faizden bir yıl içerisinde ödeme yapabilmelidir.
3.      Özel emeklilik, eğitim ve sağlık fonları büyük bir hızla kurulmalı ve teşvik edilmelidir.
4.      Uzun vadeli özel sektör ve banka bonoları vergi dışı bırakılmalıdır.
5.      Kamu bankalarının görev zararları tamamen sona erdirilmelidir. ( Eğer sona erdirilmezse bütçe içinde planlanmalı ve finanse edilmelidir.)
6.      TL hazine bonolarına karşı özelleştirme portföyündeki şirketlerin hisseleri takas edilmelidir.
7.      Yeni bir özelleştirme stratejisi geliştirilmelidir.
8.      Devlet tarafından el konulan özel bankalardan şube ağları bir anlam ifade edenler sıfır defter değeri, sıfır döviz riski ve makul bir vade riski taşıyacak şekilde sadece sermaye koyma şartı karşılığında yabancı bankalara devredilmelidir.
 
Orta Vadede (2 yıl) Alınması Gereken Temel Önlemler :
 
1.      Şahıs bankası uygulaması sona ermelidir. Çoğunluk hissesi halka açık olmayan bankalardan mevduat güvencesi kaldırılmalıdır.
2.      Bankalar Sistemi sadece kredi risklerini yönetmeye konsantre olmalı, vade ve döviz risklerinin sistemden fonlara ve diğer nihai yatırımcılara devredilmesi tamamlanmalıdır.
3.      Sosyal Sigortalar Sistemi’nin özelleştirilmesine başlanmalı, oluşacak fona devlet bonoları, özelleştirme portföyündeki hisseler ve hazine gayrimenkulleri konmalıdır.
4.      Devlette personel reformuna başlanmalı, devletin azaltacağı personel sayısını özel sektörün değerlendirmesi için teşvikler getirilmelidir.
 
 
Siyasette Kısa Vadede Yapılması Gerekenler :
 
1.      Çözüm mutlaka demokrasi içinde aranmalıdır.
2.      Hükümet meşruiyetini kaybetmiştir ve değişmelidir.
3.      Kısa dönemli “Siyasi Restorasyon” programı sivil toplum örgütleri ve parlamento işbirliği ile oluşturulmalıdır.
4.       “Temsili Demokrasi”den “Katılımcı Demokrasi”ye geçiş sağlanmalı, bunun için Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Sistemi ve Dernekler Kanunu’nda gerekli olan düzenlemeler ortak katılım kararlarına bağlı olarak ivedilikle yapılmalıdır.
5.      Siyasi anlamda gerekli olan bu düzenlemelerin yapılmasının ardından seçime gidilmelidir.
 
 
 
Hukuki Alanda Yapılması Gerekenler :
 
1.      Saydamlaşma Süreci başlatılmalıdır.
2.      Yolsuzlukla Mücadele aynı hızla devam etmelidir.
3.      Yargı Bağımsızlığı’na müdahale edilmemelidir.
 
Bu düzenlemeler yapılırken Kopenhag Kriterleri’ne bağlı kalınmalıdır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
20 Şubat 2001
 
 
MİLLETİN İSTEKLERİNE DUYARSIZ KALAN YÖNETİMİN MİLLETE HERHANGİ BİR ŞİKAYETTE BULUNMAYA HAKKI YOKTUR.
 
19 Şubat tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısı, ülkemiz yöneticilerinin içinde bulunduğu çaresizliğin bir yansıması mı?
 
Güven ve saygınlığın en yüksek noktası olması gereken devlet ve hükümet zirvesinde, bitmek bilmeyen yolsuzluk ve soygunun tükenişe doğru gittiğinin bilincine varmanın dehşeti içerisinde anlaşılmaz davranışlar sergileniyor. En temel kavramlardan biri olan Güven, günümüz Türkiye’sinde varlık mücadelesi veriyor.
 
Bugün yaşadıklarımız, devlet zirvesinde üslup sorunu ve çatışmadan ibaret değildir. İçinden çıkılamaz duruma gelerek yaratıcılarını da paniğe sürükleyen benzeri görülmemiş bir siyaset etme şeklinin iflasıdır. Cumhurbaşkanlığı ve Hükümet makamları arasındaki diyalogların yansıma şekli, zaten kriz halinde olan ülke ekonomisi ve işleyişine çok ağır bir darbe vurmuştur. Uzun yıllardır siyaset sahnesinde olan ve sahip olduğu tecrübelerle ülkeyi yönlendiremeyen zihniyetin ömrünü tamamladığı bir kez daha görülmüştür. Türk insanının günden güne artan duyarlılığı ve değişim talebi yerleşik düzeni korkutacak, paniğe sürükleyecek düzeye nihayet gelmiştir ki, bu derece benzeri görülmemiş tezahürlere neden olmaktadır.
 
 “Devlet geleneklerimizde yeri olmayan eşi görülmedik davranış”tan bu derece etkilenen Hükümet üyelerimiz, milletin malı çalınır, milletin kanunu çiğnenirken olanları devlet geleneklerimizle bağdaştırmış mıdır ? Ülkeyi istikrarsızlığa sürükleyecek olayların mimarı olan hükümet, halka güven telkin edeceği yerde, bizzat kendisi panik çığlıkları atmamış mıdır ? Kamu bankalarını çökme noktasına getirirken hangi şeffaf denetim mekanizmalarını uygulamıştır ? Binlerce suçluyu affederken, mağdur olan milyonlar karşısında vicdani sorumluluk hissetmiş midir ? Tüm bunlar kimseyi incitmemiştir de; hangi sözcükler hangi üslupla birleşip kendilerine yöneldiğinde bu derece incinilerek devlet geleneklerimiz hatırlanmıştır ?
 
Milletin isteklerine duyarsız kalan yönetimin, millete herhangi bir şikayette bulunmaya hakkı yoktur.
 
Alınan sorumlulukların yerine getirilememesi görev terkini gerektirir. Ülkemiz siyasileri ise yıllardır süregelen yetersizlik ve bunun doğal sonucu olan başarısızlığa rağmen makamlarından vazgeçmemişlerdir. Makam bağımlılığı nedeniyle, sorumlu yönetimin mecburi bir davranış biçimi olan istifa müessesesi ve tasfiye süreci de ülkemiz siyasi sisteminde maalesef işletilmemiştir. Ülkemizi içinde bulunduğumuz çıkmazlara sürükleyen, bu yerleşik zihniyettir.
 
 
 
 
Oysa Türkiye, kendisini yönetenlerin aczini izlemek zorunda kalmamalıdır. Sorumluluğun gereği yapılmalı, sebep olunan kriz acilen çözüme ulaştırılmalıdır. Aklıselim sahibi davranış biçimi, bu yaşananlar karşısında sorumluların siyaset sahnesinden çekilmesini gerektirmektedir.
 
Artık Türkiye’de hukukun üstünlüğüne ve etik değerlere bağlı, bilgiye dayalı sivil toplum örgütleri aracılığıyla halkın katılım ve sorumluluk paylaşımının esas alındığı ve dünya ile entegre siyaset etme anlayışının filizlendiği yeni bir dönem başlamaktadır.
 
Saygılarımızla,
 
 
Kemal KÖPRÜLÜ
Genel Koordinatör
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
15 Şubat 2001
 
 
DEĞİŞİM VE TÜRKİYE :
 
                                    KADİFE DEVRİM VE ÇEK CUMHURİYETİ
 
            1936’da Avrupa’nın henüz tam anlamıyla farkına varamadığı Nazi ve Hitler tehlikesinin ilk belirdiği yer hiç kuşkusuz Çekoslovakya idi. Südetler bölgesindeki Almanca konuşan azınlığı bahane ederek tüm ülkeyi işgal eden Nazi Almanyası ve Hitler böylelikle yayılmacı emellerinin ilk işaretini de vermiş oluyorlardı. Bu tarih aynı zamanda Huys’dan bu yana özgürlük mücadelesinin her zaman yeşereceği Çek topraklarında yeni bir mücadelenin ve çeşitli olaylarla dolu yeni bir tarihin de başlangıcıydı.
 
            Çekoslovakya diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri gibi İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden şekillenen dünyada Sovyet Rusya ve Stalin hakimiyetine terkedildi. Çekler ve Slovaklar’ın birleşmesinden oluşan Çekoslovakya Berlin duvarının yıkılmasına kadar demir perdenin bir üyesi oldu; fakat her zaman diğerlerinden bir farkı vardı: Çekler geçmişlerinde olduğu gibi komünizme ve Sovyetler’e de özgürlükleri adına karşı koydular. Tüm dünyanın değişim için ayağa kalktığı bir yılda, 1968’de Alexander Dubcek önderliğinde Prag Baharı’nı başlatan Çekler “güleryüzlü, insancıl sosyalizm” ve daha fazla özgürlük adına harekete geçtiklerinde karşılarında halefi Kruçev’in Macarlara ve onların lideri Imre Nagy’ye yaptığı kadar sert ve kanlı olmasa da her türlü özgürlük mücadalesini bastırmaya en az onun kadar niyetli Brejnev’in askerlerini ve tanklarını buldular. Bu Prag baharının bir başka bahara ertelenmesiydi. Berlin duvarının ardından bir bir yıkılan demir perde rejimleri içinde yine Çekler ön planda ve ayrıcalıklıydı. Muhalif olduğundan yıllarca hapis yatmış, Çekler’in özgürlük mücadelesinin simgesi konumuna gelmiş oyun yazarı Vaclav Havel ve Prag Baharının mimari Dubcek elele Prag’da binlerce insanla beraber yeni bir dönemin başlangıcı yaptılar. Bu devrim o ana kadar yapılanların en barışcıl ve özgürlükçü olanıydı ve “kadife devrim” (velvet revolution) olarak tanındı.
 
            Kadife devrim sonrasında, iki ayrı ülke ve halktan oluşan Çekoslovakya 1 Ocak 1993 tarihinde Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ikiye ayrıldı. Bu parçalanma tarihin gördüğü en barışcıl ve uzlaşma dolu parçalanmaydı ve tarihe “kadife ayrılık” (velvet divorce) olarak geçti. Hemen yanı başındaki Yugoslavya’nın yaşadığı deneyim akla geldiğinde Çek ve Slovak halklarının ve onların liderlerinin hoşgörüsüne ve barışa inanmalarına hayran olmamak elde değil. Aslında bu olayı doğal karşılamak gerekir, zira Çekoslovakya “Hiç bir sınır insanların mutluluğundan daha önemli değildir" diyebilecek bir humanist olan Vaclav Havel’in liderliğindeydi.
 
Özgürlüğün, hoşgörünün ve barışın ülkesi Çek Cumhuriyeti ekonomik alanda da demokraside olduğu gibi eski demir perdenin en önde gelen üyesiydi. Macaristan ile birlikte liberal ekonomiye geçişte en başarılı eski komünist ülke olan Çek
 
Cumhuriyeti gerek komünist dönemde gerekse de geçiş döneminde en zengin, ekonomisi en iyi olan ülke olarak biliniyordu. Çek Cumhuriyeti’nin bu imajı Mayıs 1997’de patlak veren ekonomik kriz ile sarsıldı. Tıpkı diğer komşuları Macaristan ve Polonya gibi devletçi ekonomiden liberal ekonomiye geçiş sancıları yaşayan Çek Cumhuriyeti temel olarak özel sektörün yeniden inşaası ve iyi işlemeyen bir sermaye piyasası yüzünden ciddi bir sıkıntı içine girdi. Döviz açığı ve ödemeler dengesindeki bozukluklar ülke içi ekonominin de olumsuz etkilenmesine yol açtı. Bu yıllarda hala ülkede devlet doğrudan ya da dolaylı olarak özelleştirilmeye çalışılan ekonomi üstünde etkiliydi ve pek çok insana göre sorunun asıl sebebi buydu.
 
            Kriz yüzünden Çek ekonomisi küçülmeye başladı. Krizin başlangıç tarihi olan 1997’de 0.3% olan büyüme hızı bir sonraki yıl –2.3%’e, 1999’da da –0.5.’e düşüyordu.
            1999 Çek ekonomisi için yeni bir dönüm noktası oldu. Hükümet iki yeni ekonomik paketi uygulamaya soktu. Tıpkı Macaristan ve Polonya örneğinde olduğu gibi sıkı bir özelleştirme ve her an kapıda olan AB’ye tam üyelik için tüm ekonomik kurumların AB standartlarına uyumlu hale getirilmesi Çek hükümetinin krizi aşma konusunda ne kadar kararlı olduğunu gösterdi. Buna ek olarak bankaların özelleştirilmesinin ve 2000 yılı ile birlikte ihracatın ve yabancı yatırımın artmasının etkisiyle Çek ekonomisi iyice düzlüğe çıkmaya başladı.
 
            Bugün Çek Cumhuriyeti kişi başına düşen GSMH’sı $11, 700 olan; enflasyon oranı 2,5% düzeylerinde seyreden; işsizlik oranı 9% ile ekonomik açıdan gelecek için umut veren bir ülke.
 
Çek Cumhuriyeti yabancı yatırımcıların da gözdesi olmuş durumda. Macaristan ve Polonya ile birlikte Doğu Avrupa’ya akan yabancı sermayenin neredeyse tamamını paylaşan Çek Cumhuriyeti’nin kısa sürede AB standartlarına uygun bir ekonomiye sahip olacağına hiç şüphe yok.
           
Politik ve demokrasi alanında ise Çek Cumhuriyeti AB standartlarına çoktan ulaşmış; hatta kimi zaman üye ülkelerde bile görülemeyecek oranda güçlü sivil tepkiler gösterebilen duyarlı topluma sahip. Son televizyon olayları bunun açık bir kanıtı. Çek devlet televizyonunun başına politik partilerle yakınlığı olan birinin atanması üzerine televizyon çalışanları objektif haberciliğin tehlikeye düşmemesi için televizyonda eylem yapmaya başladılar. İlginç olan, bu eyleme devlet başkanı Vaclav Havel’in ve Prag’da meydanlarda toplanan binlerce Çek’in de destek vermesiydi. Havel’in eşi televizyona çıkarak eylem yapanların yanında olduğunu gösterdi. Sonuçta sivil hareket başarılı oldu ve televizyon yeniden yapılandırılmaya başlandı. Çek halkı hala 1968’in Prag Baharı’nda yaşadığını gösterdi.
 
            Geçiş sürecindeki diğer eski komünist ülke örneklerinde olduğu gibi Çek tecrübesinden de alacağı çok şey var Türkiye’nin. Ekonomisini bir türlü rayına oturtamayan, edasıyla özelleştirmeyi geciktiren ve ekonomik, siyasi yolsuzluklar içinde bir Türkiye ne yazık ki Çek Cumhuriyeti’nin çok gerisindedir. Öte yandan Türkiye’nin Çekler’den örnek alması gereken çok daha önemli bir şey var: Sivil tepki ve özgürlük mücadelesi. Son televizyon
 
olayları Türk kamuoyu için sivil tepkinin nasıl gösterileceğine dair çok iyi bir örnektir. Bugünkü şartlarda Türkiye’nin Habermans’ın dediği gibi bir sivil itaatsizliğe ihtiyacı vardır; fakat yakın gelecekte bu pek de olası gözükmemektedir.
 
            Türkiye ve Türk toplumu elbette sosyolojik, tarihsel ve kültürel açıdan Çek Cumhuriyeti’nden ve Çek halkından çok farklıdır. Sosyolojik, tarihsel ve hatta coğrafik konumu Türkiye’yi yönlendiren kimi dinamikleri Çek Cumhuriyeti’ninkilerden kıyaslanmayacak derecede ayırıyor. Yine de hepimizin kabul edeceği gibi dünya ölçeğinde evrensel değerler var. İnsan hakları dünyanın her yerinde aynı ve onlara saygılı olmak en geçerli değer; ekonomide yapılacaklar aşağı yukarı belli. O halde bizde eksik olan ne? Vaclav Havel gibi büyük bir lider mi yoksa sebepleri çok derinlerde olan yapısal sorunlar mı? Yoksa her ikisi de mi?… Türkiye uzun ve çetrefilli bir yolda ilerlemek zorunda.         
 
Saygılarımızla,
 
Tunga YILMAZ
Düşünce ve Çözüm Üretim Komitesi
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KRİZİN FATURASI GENÇLERE YÜKLENİYOR...
 
Ülkemiz yine bir ekonomik kriz yaşamaktadır. Krizin temel sebebi olan basiretsiz yönetim, siyasi istikrarsızlık ülkeye milyarlarca dolara mal olmuştur ve bu durumun değişmemesi halinde ülkemizin gelecekte de yeni krizlerle karşı karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır. Halkımız 40% oranında fakirleşmiştir ve görünen odur ki bunun hesabı verilmemiştir; kısa vadede de verilmeyecektir.
 
Toplumun tüm kesimlerini olumsuz olarak etkileyen bu kriz elbette ki gençlerimizi de etkilemiştir; üstelik gençlerimizin ödeyeceği fatura daha ağır olacaktır. Krizin faturası ne acıdır krizi yaratanlar ve sorumlular tarafından değil ülkenin geleceği gözüyle bakılan gençlerimiz tarafından ödenmektedir. Gençlerimiz kendilerinin hiçbir payı olmadığı bir krizde siyasi başarısızlığın ve dirayetsizliğin kurbanı olmuşlardır.
 
Bugün Türkiye 15-25 yaş grubunda yer alan 17 milyon genci ile çok büyük bir potansiyele sahiptir; buna karşın ülke idaresindeki yapısal sorunlar nedeniyle bu potansiyel üretime katılamamakta; üniversiteyi bitiren, belirli bir bilgi birikimine ve yeteneğe sahip gençlerimizin eğitimleri sonrasında bulabilecekleri iş imkanları azalmaktadır. Bu şartlarda gençler kendi gelecekleri için olduğu kadar ülkenin geleceği için de iyimser olamamaktadırlar. Görünen odur ki, bu mevcut siyasi yapı “günü kurtarmak” amacıyla kısa vadeli düşünmekte; geleceği görememekle Türkiye’nin gelecek yıllarını da ipotek altına sokmaktadır.
 
Yapılması gereken ekonomide bir an önce yapısal değişikliklerin gerçekleştirilmesidir. Uzun vadeli, istihdam yaratıcı tedbirlerin alınmasıyla 17 milyonluk genç insan potansiyeli ile Türkiye 21.Yüzyıl’da daha iyi konumda olmak adına iyi bir fırsat yakalayabilir. Türkiye bu genç ve dinamik nüfusu vakit kaybetmeden reel ekonomiye ve üretime yönlendirmelidir. Türkiye ancak en büyük gücü olan gençlerine yatırım yaptığı oranda dünyada söz sahibi olabilir ve lider ülkeler arasında yer bulabilir. Bunu gerçekleştirecek ancak ve ancak gençleri anlayan, onların dilinden konuşabilen, vizyon sahibi, uzun vadeli düşünebilen; ülkesine ve yaşadığı topluma olan sorumluluklarının bilincine varmış insanların ve onların meydana getirdiği oluşumları aktif duruma geçirebilecek toplumsal, siyasi ve ekonomik yapıya sahip bir Türkiye’dir.
 
Artık gençlerin istikrarsızlığa ve günü kurtarmak için yapılan siyasete tahammülü kalmamıştır. Gençler, kendilerine devredilmek istenen enkazı reddetmeli ve kendi geleceklerini kendileri kurma çalışmalarına vakit kaybetmeden başlamalıdır. Bu konuda gençliğin yapabileceği pek çok şey vardır. Gençler her şeyden önce dürüstlüğe prim vermeli; toplumda dürüstlüğün yerleşmesi için çaba göstermelidirler. Daha da önemlisi gençler ülke yönetiminde söz sahibi olmalıdır.
 
Saygılarımızla,
 
Emre ERGUN
Genç ARI Başkanı